hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eyl 2013

Derin ve Soğuk Ses

size bahsettiğim daş :) sevimli değil mi ama?


Sırrı dökük aynanın arkasından bakıyorum kendime, yüzümde hiç güzel durmayan üryan yalnızlıklar. Baş ağrısıyla yaşanan küçük artçı sarsıntıların ardından, nereden geldiğini bilmediğim bir sesle ürperiyorum.

“Hesaplaşma zamanı, bütün yaşamın şu anda gözlerinin önünden geçiyor. Benim kim olduğumu iyi biliyorsun. Ana rahmine düştüğün andan itibaren öğretilen tek gerçeğinim ben, korkulan ve akla geldiği anda, aniden düşüncelerden uzaklaştırılmak istenen tek doğruyum. Fikrinden ince kırıklıklarla geçen; yarısı beyaz, diğer yarısı zifiri karanlık anlarında var olan, hiçbir zaman hayali kurulmayan, düş olarak bile kabul edilmeyen, korkak bir tebessümle karşıladığın; evet aklından şu an geçen korkunum ben.

Evet, benim adım ölüm…”

Adak ağaçlarımı görüyorum. Her bir düğümde, zihnimden geçenleri seyrediyorum. İçtenlikle istediklerimi ve edepsiz şımarıklıklarımı…

Aynanın arkasından ne kadar da net görünüyor.

Durmaksızın çağlayan bir şelalenin ardından, gözlerim bir hale birikintisiyle parıldıyor. Annemin, kardeşim ve benim için hazırladığı şekerli kurabiyeleri herkesten habersiz mahallemizin bakkalından aşırdığımız sakızları görüyorum. Komşumuzun oğlu Cem’in bizi korkutmak için ara sokaklarda patlattığı kız kaçıranların gölgeli ve tehlikeli melodisini fark ediyorum. Oynadığımız çocuk oyunlarının en zevkli yerinde, annemizin akşamın zifire düşmesiyle; ‘Hadi kızlar eve artık, yeter sabahtan beri doyamadınız sokağa ’ diye seslenişleri duyuyorum.

Puslu bir vakitteyim.

Buraya nasıl geldiğim konusunda hiçbir fikrim yok. Tek hatırladığım yakın dostum Gaye’nin nişan töreninden dönüyordum. Arabanın camından gökyüzünü seyrederken; arkadaşlarımdan gecenin yıldızlara olan imkansız aşk hikayesini;  alkolün vücutlarında bıraktığı derbeder ruh haliyle dinliyordum.

Genzimde oluşan acı kızıl tadı ve rüzgarın uğultusunun yamalı yüreğime bıraktığı serin ayazların dokunuşunu hissediyordum. O an içimdeki mağaradan gelen aynı sesin sessiz yüzüyle tekrar çarpışıyorum.
"Seni birçok defa affettim. Kendi kendini idam etmeye kalkıştığın anlarda bile…
Bu idamlar ki, illaki beden ölümü değildi. Çok defalar anlamsız yürek kanamalarıyla sana emaneten verilen bu hayatın haritasına değerini anlayamayacak kadar kör ve yabancı kaldın. Oysaki sana sonsuz imkanlar verilmişti. İsteklerinin ardında senin için edilen dualarla ayakta durabileceğinin bilincinde olamadın. Bu sebepten de, yaşamaya değer her an’a uzaktan ıska geçtin."
Aynadaki suretime bakarken saçlarımın arasındaki beyaza vurmuş, kahır dokunuşların sızlayan çırpınışı karşısında şaşkına dönüyorum. Otuzlu yaşlarımı sürerken, bu zamansız izlerin kabuğundan sıyrılmayı ne kadar çok istediğimin farkına varıyorum. Terke alışkın yüreğim, söz konusu kendi olunca neden hiç bilmediği bu yerden başını alıp gidemiyor? Oysaki hesapsız ve zamansızca çekip gidilen an’larda, geride kalan fersiz bir hayat olma alışkanlığı, genellikle hüznümün yarım kalmış parçasını oluşturuyordu.

Yine o ses… derin ve soğuk.

“Hatırlıyorsun değil mi? Ana rahmine düştüğün o vakit, etrafındaki meleklerin senin için söylediği bestesi olmayan notasız ezgileri? Kandil ışığı altında annenin yakın yarenlerinin sana dokunuşlarında yaşadığın çekimser korkularını, kundağındaki küçük meleklerin bir çırpıda yok ettiği o emsalsiz anları hatırlıyorsun değil mi? Uyku halindeyken; kötü kabuslardan seni alıp, o küçücük yüreğine bundan sonra gelecek her yaşın için planlar yaparak başını hüzünler kadar sevinçlerle bağlayan, leylak kokulu masal perini hatırlıyorsun değil mi?”

Hatırlıyordum. O sıcak dokunuşları…

Henüz onların dünyasına katılmamıştım. Annemin, beni öğrendiği ilk an’da ellerini karnı üzerinde dolaştırdığında, bana gönderdiği gizli notaların kıpırtısının içime akışını ve bu kalp çarpıntılarının adının sevgi olduğunu henüz bilmiyordum. Şafak vakitlerinde her sabah erkenden uyanıp, sessizce sevişlerini, benimle konuşmalarını ve bana olan meraklı özleminin sancılarını biliyordum. Onların hayatlarına katıldığımda adı sanı belli olmayan bu çarkın zincirleme oyunlarına alet olacağımın farkında bile değildim. Hafızamda ne kadar çok açılmayan kapılar varmış. Zaman, kapalı kapılar ardından beni seyrederken, tepeme binmiş kaygılar ve korkularımla gelecek zamanlardan habersiz planlar yapmışım. Aynanın arkasından kendi yaşamıma ve geçmişime bakmanın ezilmişliği ve hiçliği karşısında, parlak sandığım geleceğin planları içinde batağa saplanan o mahzun hayallerime gecikmenin ağrılı haliydi yaşadığım.

Hafif bir meltem esintisiyle derinlerden gelen o tok ve ürpertici sesle sarsılıyorum.

“Ne kadar çabuk tüketme çabası içine girmiştin yıllarını. Planlar yaparken  bizler sana gülüyorduk. Kurduğun hayalleri gerçekleştirmek için birkaç defa fırsatlar verildi sana, ama yaşamın efsunlu akıntısına kendini kaptırmıştın. Üniversiteden mezun olduktan sonra sana cömertçe sunulan, iş teklifini hatırlıyor musun? Ardına bile bakmadan sana verilen işi küçümseyip senin geleceğin için kaygılanan ailenle alay etmiştin. Bilmiyorsun oysaki babanın ciğerlerine ilk düşürülen o tedavisi olmayan hastalığın sebebini? Senin acılarında ve hüzünlerinde o kadar çok boğulmuştu ki, gönlünü sana meftun etmesini  o kadar bencilce harcıyordun ki bir an önce onda kanayan bu yaradan kurtulmasını sağlamamız gerekti. Babanın içinde çoğalan o sancılı derin yaranın sebebi  senin edepsizce ve anlamsızca önüne sunulan yaşam tuvaline attığın yanlış fırça darbeleriydi. İşte sırf bu yüzden babanı yanımıza aldık. O şimdi inan çok daha huzur dolu… “

Gözlerimin önünde belli belirsiz, üzerinden sıkıca kapatılmış ve kilit vurulmuş bir kapı aralandı. Babamı yirmi üç yaşında kaybetmiştim. O geceyi ömrüm boyunca hatırlayacaktım. Şu an karşımda, paramparça olmuş o vakti teker teker bir araya geliyordu. Erkek arkadaşımla bir partiden dönerken içime çektiğim ot kokusunu fark eden annemin, babamdan gizleyerek beni arka kapıdan eve alışını ve annemin sessiz olmaya çalışan haykırışlarını, babamın hasta yatağında duyup o kabus gecenin sabahında içindeki ıssızlığı tamamen karanlığa gömüşünü, kehribar gözlerini sonsuza dek kapatışını yırtılan bu ahir zaman diliminde tekrar görüyordum.
Birden saklananlar ve sırlar, aynanın diğer bir köşesinde tek tek ortaya çıkıyor. Şaşkınlığım ve öfkem şiddetleniyor. Babamın herkesten saklamayı başardığı tek gerçek ortaya çıkıyor. Ben, her şeyin anlamını yitirdiği o günah gecesinde annemi evimizde başka bir kadınla aldattığını görüyorum.
Babamın beni bu görüntüyü unutmam için defalarca bana gönderdiği hoyrat tokatlar tekrar çarpıyor yüzüme. Hıçkırıklarımın sesi duyulmuyor. Tek duyduğum o ses, yeniden derinden çağlıyor. Bu defa daha hoyrat ve öfkeli…

“Zavallı küçük erkek, şu an haykırsan da bu koca semada sesini biz meleklerden başka duyan yok. Anlamsız gözyaşların. Gözpınarlarından akan yaş değil oysaki… Şiddetlenen ama ne yapacağını bilemeyen küçük bir nehrin büyük akarsulara kavuşma isteği. Geç kalınmışlık nedir bilir misin? Bilmiyorsun… Şu an canını yakan, her hücrende soluk alıp vermeyi engelleyen aldanışlarının günahını ve bu yüzden bir başka yüreği cezalandırmanın bedelini nasıl ödeyeceksin? Hayatına giren sana deli divane tutkun o adamdan, babanın anneni aldatmasının intikamını almaya çalışarak içinde büyüttüğün yalnızlıkları bir çukura atıp oradan çıkamayışlarını zevkle seyrederken acı çekmedin. Öyle ki biz her ölümlüye eşit derecede sevgiyi ve öfkeyi verdik. Sen katlettin içindeki sevgiyi…”

‘Sırılsıklamdım o gece. Annemin intikamını alıyordum. Şiddetli yağan yağmurun üzerimdeki sorgusuz bıraktığı yas dolu etkisiyle…

‘Gitme…’  diyordu sevdiğim adam.
Gitmeliydim...

Bu hikayenin sonunu en başından biliyordum. Bile bile bütün öteki erkeklerden intikam almak ve her erkeğin ikinci bir erkek olabileceği gerçeğini ispat etmek ve diğer erkeğin acı dolu yüreğinde kanamamak için, bana delice aşık olan bu adama veda ediyordum. Hesapsızca aniden, herkesten ve kendimden bile gizlediğim yüreğimin  gizli köşesinden bir çığlık yükseliyor…

Bu ses tanıdık, bana yakın. Evet, bu benim iç sesim… Kocaman bir seslenişin ardından, haykırışlarım bu defa gerçek ve yalansız gün yüzüne çıkıyor. Karşımda bütün asaletiyle duran, göremediğim adını bile telaffuz etmekten çekindiğim sorgu meleklerine kafa tutarcasına üzerime yapışan bu yaftanın haksız yenilgisi karşısında direniyorum.

İtirafım: Evet Haklısın…

İlk başlarda bu kadar yürekli değildi adımlarım. Ne kadar gerçekçi davranmışım ki, sizler dahi inanmışsınız bu oyunumdaki sahte rolüme. Bende olan ne varsa vermiştim sevdiğim adama… Sevdiğim adam diyorum, çünkü gerçekten sevmiştim… İlk başlarda sıradan ve diğerleri gibi intikam almak için kurulan bir yap-boz oyunuydu, kabul ediyorum. Takatim kalmamıştı yalancı yüreklerde sevgi dilenmekten. Kendimle baş başa kalmaktan korkar olmuştum, sevgisizliğin ve ilgisizliğin bir hastalık gibi kanımda dolaşmasının intikamını almaya çalışıyordum. Bir sınır çizgisinde olduğumu onun yüreğiyle karşılaşınca anladım. Hayal bile edemeyeceğim güzellikteki yüreğinde kendimi kaybetmekten korktuğum için, onun karşısında küçük bir oğlan çocuğuna dönüşen ağlayan ve tükenmeye başlayan cüssemle ondan kaçtım.

Sessizlik…

O an’da oluyor her şey, etrafımda gerçekleşen olayların farkına varmaya başlıyorum.
"Küçük, bu son oyunda kartlarını açık oynadın. Yıllarca yalanlar ve aldanışlar üzerine kurduğun bu dünyandan, tanrıya borçlu olduğun sevginin sadakatinin gerçekliğini, bu vakitte gösterdin. Şimdi korkma. Yüzünü fırlatıp at, düşlerini ve hayallerini çıkar gözlerimin önüne hadi. Gözlerime bak… Her şeyi anlatacağım sana korkma. Bir trafik kazasıyla alıyoruz şimdi seni yanımıza, sen ve ben başka kimse yok

Korkma...
Hayatın iki gerçek üzerine kurulu olduğunu anladın sen bu ahir zamanda… Aile sevgisi ve aşk, hesapsız  yalansızca. Gözlerime bak ve sakın korkma."
Ölümü gördüm. Tanıdık bir yüzdü öyle ki kabul edip aldım içime. Şimdi ben soğuk bir güz döneminde bedenimi toprağa veriyorum. Fersiz bir gecenin içinden miadını doldurmuş hüznümle yüzümde hiç eksilmeyen üryan yalnızlıklarla terke gidiyorum. Hiç kimsenin bilmediği o farklı yaşamda gerçek olmuş hayallerim, düşlerimle ve keder kokan şarkılarla raks edip büyük bir coşkuyla susuyorum…

27 May 2013

Duyarsız Monologlar - 3




Hikayenin sonunu da yayınlayabildim sonunda, eğer önceki bölümlerini okumadıysanız ilk bölüm ve ikinci bölüme bir tık ile ulaşabilirsiniz.


 
 
Çürüme bir hayli ilerledi. Bedenimdeki dönüşümü, yok oluşu fark edebiliyorum. Yanaklarımın, burnumun, kulaklarımın eriyip aktığını hissediyorum. Berbat kokuyorum. Tüm insanların tiksindiği o leş kokusu bu defa benim bedenimden yayılıyor atmosfere.

 
Bugün cansız halimle üçüncü günüm. Mahalleli penceremin önünde toplandı. Akıbetim hakkında fikirler yürütüyorlar! Camdan içeriye bakmaya çalışan çocukları kovuyorlar. Aralarından bir tanesi gerçeği tahmin edebildi. Sanırım içeri girmeyecekler. Bir gün daha bekleyip evin sahibini aramaya karar verdiler. Şimdi evlerinde, huzurlu sofralarında aileleriyle beraber akşam yemeklerini yemeleri gerekiyor.

 

Bu çocuklar da nerden çıktı şimdi? Bir onların tacizi eksikti. Aralık kalan perdeden içeri bakıp, o karanlıkta görebildikleri her gölgeyi cesede benzetip çığlık çığlığa kaçışıyor, birkaç dakika sonra en cesurlarının önderliğinde yeni bir korku metası yakalamak üzere geri dönüyorlar. Görüş alanlarının dışında olmama rağmen onları epey korkutuyorum.

 

Bitsin artık bu iş. Ne olacaksa olsun. Bulunmak istiyorum. Tek silahım kokum. Ne yapsam da tüm mahalleyi, tüm ilçeyi, tüm kenti kokuma boğsam. Boğsam da gelip bana bir son verseler.

 
Nihayet sevgili komşularım öldüğüme ikna oldu. Öğleden sonra ev sahibiyle birlikte birkaç kişi içeri girdiler. Etleri yol yol yarılmış yüzüme iğrenerek bakarken anlamadığım bir şeyler mırıldanıyorlardı. İçlerinden biri ağır kokuya dayanamayıp öğürerek dışarı attı kendini. Ayaküstü yapılan kısa bir müzakere cenaze masraflarını hiç tanımadığım komşularımın karşılamasının kararlaştırılmasına yetti. (Bu müzakerenin evin içinde para veya paraya dönüştürülebilecek herhangi bir değerli eşya olup olmadığının araştırılmasından sonra yapıldığını da söylemeliyim.) Rutin defin işlemlerinin tamamlanmasının ardından biri ev sahibim, dört kişi tarafından rahatsız bir tabutun içinde hediye edilen mezarıma taşındım. Bu esnada evin bir sonraki kiracısının daha özenli seçilmesinin gerekliliği konuşuluyordu. Tabuttan çıkarılıp bir kefenin içinde toprağa boylu boyunca uzatıldım. Aynı dört kişi avuçlarını açmış hocanın bir musiki dahilinde okuduğu duayı periyodik “amin”lerle tasdiklerken ben çürümüş bedenimin üzerine atılan serin toprağın ferahlatıcılığının tadını çıkarıyordum.

 

 

 

 

23 May 2013

Duyarsız Monologlar - 2


Tüm bunları geçmiş zaman kipiyle anlatmış olmam size şu an farklı bir yerde farklı koşullar altında olduğumu düşündürdü büyük olasılıkla. Bu doğru değil. Hala oradayım. Fakat küçük bir farkla, artık yaşamıyorum. Yani öyle zannediyorum. Soluk alıp vermek veya vücudumu hareket ettirebilmek gibi yaşamsal belirtiler artık benden tekrar ulaşılamayacak derecede uzak. Tuhaflık şu ki; gözlerim ve kulaklarım yaşayan insanlarınki kadar sağlıklı işliyor. Açık kalan gözlerimi hareket ettiremiyor olmama karşın, sabitlendiği bölgeyi rahatlıkla görebiliyorum ve penceremin dışında tüm hızıyla akmayı sürdüren hayata dair seslerden tutun da evin mutfağı ve tuvaletinde bir delikten diğerine koşuşturan farelerin çıkardıkları tıkırtılara kadar her şeyi duyabiliyorum. Örneğin şu anda üst katlardan birinin balkonundan biri halı silkeliyor. Bir kadın sokakta bağrışa bağrışa top kovalayan çocuklara küfredip üzerlerine su döküyor. Suyun yere düştüğü anda çıkardığı tiz sesi dahi duyabiliyorum. Görmek konusunda duymakta olduğu kadar şanslı değilim maalesef. Sadece odaklandığım yeri, yani gövdemim bir kısmını görebiliyorum. Kafam koltuğa yasladığım yerden sola meyletmiş olmasına rağmen gözlerim kucağıma bakar kalmış. Ne yapsam, ne kadar uğraşsam nafile. Azıcık bile değiştiremiyorum görüş alanımı.

 

Ne sebeple öldüğümü bilmiyorum. Bunun için otopsiye ihtiyaç var sanırım. Daha öncesinde ise, otopsi talep edecek bir yakına tabii ki. Böyle bir girişimde bana ıstıraptan başka bir şey vermezdi şu vakitten sonra. Yalnızlığımdan böyle bir fayda sağlayacağım asla aklıma gelmezdi. Akciğer yetmezliği, kalp krizi, alkol zehirlenmesi gibi bitişler benim gibiler için uygun birer son olurlardı. Uykumda bunlardan birini yaşamış olmam kuvvetle muhtemel. Sığ tıp bilgimi, son birkaç senedir yaşadığım sağlık problemleriyle birleştirerek yürütebildiğim tahminler bunlardan ibaret. Yalnız gözlerim açık öldüğüm düşünülünce ani bir şok geçirdiğim veya şiddetli bir acı çektiğime kanaat getirilebilir. Her ne olduysa çok kısa sürdüğü kesin. Hiçbir şey anımsamıyorum. Belki hep böyle oluyordur, bilemiyorum…

 

İlk gençliğimde, geceleri kilitlenip, hiçbir uzvumu hareket ettiremediğim, tüm uğraşlarıma rağmen dudaklarımdan dışarıya tek bir ses gönderemediğim olurdu. Küçücük bir devinim yahut tek bir hece bedenimi bağlayan zincirleri kırmaya yetecekti ama bir türlü olmazdı. Bu tutukluğun etkisini günlerce atamazdım üzerimden. Bu karabasan beni hep uyku halinde yakaladığından tek çaresinin uyumamak olduğunu sanır, tüm gece beni ayakta tutacak tedbirler aranır dururdum. Şu halim bana o günlerdeki kabus gecelerimi anımsatsa da arada çok önemli bir fark var. Tüm varlığıma – ne kadar kaldıysa – hakim sonsuz bir dinginlik. Kaybettiğim fonksiyonların değil de hala sürmekte olanların beni rahatsız ettiğini söyleyeceğim.

 

Türlü sesler ve tek bir görüntüyle bir tam gün geçirdim bulunduğum yerde. Gündüzü, içinde bulunduğum vaziyeti idrakle geçirdim. Gece çöktüğünde artık bu yeni halimi kabullenmiş, akıbetimi bekler olmuştum. Ne zaman ve ne şekilde farkıma varılabilirdi? Bunu sağlayacak bir girişimde bulunamayacağıma göre beklemekten başka çarem yok. İsteyip istemediğimden de emin değilim. Burada ikamet ettiğim süre boyunca mahalle halkıyla neredeyse hiç iletişim kurmadığımdan yokluğumu (cansızlığımı) fark etmeleri uzun zaman alabilir. Esnafla yaşanan zorunlu diyaloglar dışında monologlarla yaşayan bir insandım. Ölmek benim için hiçbir şeyi değiştirmedi. Canlı monologların yerini ölü monologlar aldı. Gece devrildi. Güneş gücünü ispata çalışırcasına şiddetle parlıyor, sızmadığı kuytu bırakmıyor. İlerleyen saatlerde bezecek olan bu kavurucu ışık ikinci defa vuruyor çürümekte olan tenime perdelerden sızarak. Kışın ortasında bir güneşli gün daha. Hayattayken de sevmezdim böyle günleri. Kalabalık sokaklarda kolaylıkla fark edilir, sığındığımız kuytulardan kovalanırdık. Şimdi de etlerimin çürüyüp dağılmasını hızlandırıyor, dayanılmaz bir kokuyla dolduruyor odayı. O korkunç sokak insanları. Civarda dolanıyorlar.

 

Gece çöktüğünden bu yana buralardalar. Gene ne istiyorlar? Seslerini duyuyorum. Etrafa yaydıkları korkuyu hissediyorum. Bir şey tartışıyorlar. Metalik sesler geliyor kendi sesleriyle beraber. Duyabileceğim kadar yakındalar artık. Bir tanesi kapının kilidini kırıp içeri girmekten bahsediyor. Bir başkası ise kilide bir anahtar uydurmalarının daha doğru olacağını, böylelikle hissettirmeden, ihtiyaç duydukları her gece kömürlükleri kullanabileceklerini anlatıyor. Bu son cümle beni rahatlattı. Buraya girmek değil maksatları. Demir kapı engelini aşıp yeni kömürlüklere girmenin yollarını arıyorlar. “Üç kişiye altı kömürlük, bir oda bir salon kullanır, keyif çatarız” deyip gülüşüyorlar. Üçüncü adam diğer ikisi kadar neşeli değil. Bağıra bağıra, küfrede küfrede sindiriyor ortaklarını. Derinlemesine öfkeli. Kilidi, kapıyı, duvarı... Hepsini kıralım diye haykırıyor. Amacı sığınmak değil. Dert olmak, sıkıntı çektirmek, korkutmak. Gecenin sadakatine bu korkunç adamların gölgesi düşüyor, gündüz ise aleni düşmanlığına devam ediyor.
...
 
 
 DipNot: Hikayenin ilk bölümüne ulaşmak isteyen arkadaşlar buna bi tıklasınlar.

21 May 2013

Duyarsız Monologlar - 1



Birkaç gün öncesine kadar, karşılıklı şekilsiz yapılardan oluşan
bir sokakta, üç katlı, eski bir binanın bodrum katında, apartman
girişinin hemen yanında ayrı bir girişi olan, kömürlükten
bir dairede yaşıyordum.

 

Yan yana dizilmiş altı tane kömürlüğün duvarları yıkılıp farklı bir tertibatla tekrar örülmüş; bir oda, bir küçük mutfak ve bir tuvalet ile kiraya verilebilir son halini almış, kömürlüklerse sokaktan geçişi metal, uzun bir kapı ile kapatılmış genişçe arka bahçeye yapılan yeni yerlerine taşınmışlardı. Böylelikle artık sokak insanları soğuktan ve geceden korunmak için başka bir barınak aramak zorunda kalacaklar ve apartman sakinleri de yakalarını bu dertten sıyırmış olacaklardı. Az mı çekmişlerdi onların kahırlarını. Birkaçı bir araya geldiler mi çeneleri bir açılır, bir daha sabaha kadar kapanmak bilmezdi. Bu da yetmezmiş gibi kömürlüklerin dip köşelerini hela niyetine kullanarak, orada barınmalarına göz yuman insanlara bir de nankörlük ederlerdi. Aralarında gece ısınmak yahut mahalle kasabından tırtıklanmış, leşe çalan etleri kızartmak için kömürlerini yakanlar bile vardı. Bu da ertesi sabah, kömürlüklerin de üzerinde dizildiği toprak zemine taşlarla çizilmiş daire ve göbeğindeki küllerden, daha öncesinde ise evlerin, binanın o cephesindeki pencerelerini kaplayan duman lekelerinden anlaşılırdı. Bunlar, apartman sakinlerinin yaşadığı, bir çırpıda akla gelebilen birkaç sıkıntıydı sadece. Daha neler vardı, neler...

 

Bu adamlar medeniyetsizlikte, görgüsüzlükte sınır tanımazlardı. (Benim de evvelden beri başım hoş değildi onlarla. Sokaklar bir dönem bana da geceli gündüzlü mesken olmuştu ve ayağımı nereye atsam onlar çıkıyorlardı karşıma. Şehir farklı olsa da onlar hep aynı, hep çok sert, hep düşmandılar. Sokaklar yalnız onlarındı fikirlerince. Beni farklı buluyor, dışlıyor, hayatımı çekilmez hale getiriyorlardı. Ayazlı gecelerde en rüzgarsız köprü, balkon altları hep onlar tarafından işgal edilmiş olurdu. Tüm geceyi uygun bir yer aramakla geçirir, nihayet vazgeçip oldukça korunaksız bir merdiven altıyla – o da onlardan epeyce uzakta - yetinmek zorunda kalırdım. Ellerinde olsa beni oradan da sürerlerdi ama o soğukta onca çabayı sarf etmeyi göze alamazlardı.) Elbette ayaklarını bu bodrumdan kesecek sağlam tedbirler alınacaktı. Bana kiralanan yerin inşası neticesinde hedefe bir hayli yaklaşıldığı söylenebilir. Nihayet orada sadece ben -ne şekilde kazanıp ödediğimi burada belirtmekten ar edeceğim belli bir kira karşılığında- barınmaya başladım ki bundan rahatsızlık duyan pek kimse yoktu.

 

 

Sadece mutfakta bir adet musluk oluşu, bina sahibi tarafından dolapsız mutfağın ve susuz tuvaletin her yanı boş plastik şişelerle doldurularak problem olmaktan çıkarılmıştı. Benim tek yapmam gereken suyun aktığı saatlerde bu şişeleri doldurup stoklamak ve bu saatlerin ayık olduğum saatlerle çakışmasını ummaktan ibaretti. Evin tek odasının eşyaları; yüzlerce yıldır yıkanmamış gibi görünen bir çift perde, bir duvarını olduğu gibi kaplayan bomboş bir kitaplık, dört ayağı da birbirinden farklı uzunluklarda ufacık bir sehpa ve otururken yaylarını kıçımın etli kısımlarına denk getirmeye özen göstermek mecburiyetinde olduğum bir koltuktan ibaretti. Koltuk ve sehpa hiçbir zaman tanımadığım komşularımdan birinin hediyesiydi. Hayat, aslında evinde yer kalmadığından bodruma indirdiği bu iki parça eşyayı, bana hediye ederek bir yüce gönüllülük sergileme şansı tanımıştı bu saygıdeğer komşuma. Kendisine müteşekkirim. Perde çiftinin menşei ile ilgili hiçbir fikrim yok. Esasında merakım da yok. Kitaplığı ise kullanılmış eşya satan bir dükkandan kendim edinmiştim. Raflarına dizecek kitabım yoktu ama geçmişte olmuştu, ileride neden tekrar olmasındı.
 
DipNot: Nadir yazdığım bi tür olan hikayeyi bu sefer abartınca seri halinde yayınlamak istedim ve bu da ilk bölümü umarım beğenirsiniz. Bölmekte zorlandım ama daha fazla paylaşamadan edemedim. İyi okumalar...
Blogger Witget