Ne zamandır yazmak istediğim yazı için sonunda bilgisayar başına oturabildim. Öncelikle yazacağım konu hakkında bilgi edinmeye çalıştım, fakat yine de sürçen noktalar ya da gözümden kaçan ayrıntılar olabilir, şimdiden bilgilendireyim. Blogumda uzun süredir LGBT konulu bir şeyler yazmamıştım.
Ali Arıkan...
Arkadaşları arasında Ali ya da Aligül diye anılırdı. Güler yüzüyle tanınan bi şahsiyetti. Geçmiş zaman kullanmamın nedeni geçtiğimiz 25 eylülü 26 eylüle bağlayan gece vefat etmesidir. Kanser tedavisi gördüğü hastanede güler yüzü soldu. Cinsiyet geçişinin başlayacağı haftayı arkadaşlarıyla kına yakarak ve saçlarını kestirerek geçirmişti. Ertesi gün doktora gittiğinde habis bir kisti olduğu haberiyle sarsıldığı yetmezmiş gibi, doktorun jinekoloğa gitmemesini sorgulamasıyla suç altında hissetti kendisini. Çoğu bekar kadının gitmeye çekindiği o eril muayeneden o da cinsiyetçilik ve transfobi dolayısıyla korkmuştu, ama bunu o sorgulayan doktora söyleyememişti. Burada Ali'yi kimin ya da gerçekten kanserin mi öldürdüğünü sorgulamak lazım. Gerçi bu sorunun cevabını kim cesurca verebilir orası tartışılır nitelikte.
Ali'nin o cinsiyet geçişini tamamlamasına gerek yoktu aslında. Çünkü ameliyat sadece dış görünüşünü değiştirmek içindi. Halbuki o düşünce ve beyin olarak çoktan bu geçişi tamamlamıştı. Bunu yaptığı çalışmalardan ve lgbt hareketinde önde gelen bi aktivist olmasından anlayabiliyoruz.
İlk Trans Erkek örgütlenmesi olan Voltrans Trans Erkek İnisiyatifi'ni kurmuştur.
Lambdaistanbul'da da gönüllülük yapıp LGBT Danışma Hattı'nın kurulumu ve ilk yılları ile “Eşcinsellerin ve Biseksüellerin Sorunları” araştırmasında da çalışmıştır. Kaos GL Derneği'ne 2002'de attığı samimi ve sıcak kanlı maili ile tüm bu aktivist yaşamın başlangıcını yapmıştır. Ayrıca, ağırlıklı olarak çocuklukta yaşanan cinsel istismar ve tecavüzden hayatta kalanlara hitap eden Cinsel İstismardan Hayatta Kaldım ve başından geçenleri yazdığı Hikayeci adlı iki blog yönetiyordu. Hikayeci blogunda Diren Ali Bey yazısında artık Ali olarak çağırılmak istediğini dile getiriyordu. Kendisini Ali olarak tanıyan ve kabul edenlerin arasında mutlu ve huzurlu oluşundan bahsediyor. Yazılarında erkekliği, erkek olmayı ve dolayısıyla hem ataerkiyi hem de ikili cinsiyet sistemini feminist ve lgbt hareket içerisinde sorguladı. Feminist bakışaçısı ile Cin Ayşe ve Amargi dergilerine de çeviri ve yazılarıyla katkıda bulundu.Trans-feminizm konularında yazılar yazıp interseks konusunu konuşabilmiştir. Türkiye’de interseks hareketinin oluşmasına büyük katkıda bulundu.İnterseks konusunu önemsedi ve üzerine düşünüp tartıştı. Queer camiada biyolojik erkek/kadın yerine “na-trans”, biyolojik aile yerine “sevgi bağıyla kurulmuş aile/seçilmiş aile” cinsel şiddet alanında kullanılması için, ensestin tersi olan “karşılıklı rıza olmadan kan bağından kişilerin cinsel eylemi” gibi önemli alternatif kavram ve açıklamaları lügatımıza kazandıran kişidir. Dokunmayı, dokunulmayı, sarılmayı, sevişmeyi çok severdi, ama bedeniyle ruhu arası uzunca bir dönem iyi olamadı. Klasik sevişmeden, kurumlaşmış çift ilişkilerine kadar her şeyi, dilde ve pratikte sorguladı, analiz etti.
Hayatına kendisiyle kavga ettiği zamanlardan arta kalan vakitlerinde bu kadar şeyi sığdırabilen bir insanın Lgbt'lerin sağlık imkanlarından yararlanırken yaşadığı zorlukların ayıbı olarak aramızdan ayrılmayı hiçbir zaman hak etmeyecek birisiydi. Öncelikle öteki olmayı en az Ali kadar iyi bilenlerin ve hepimizin başı sağ olsun...
Çoğumuz için sıradan bir gün elbette, ama bugün aslında 7 yıl önce geçirdiği amansız bir hastalık yüzünden aramızdan ayrılan Şait Ceketli Çocuğun ölüm yıl dönümü. Okuduğum herkes bu çocuktan bahsetmiş bugün. Ben de kişiliğini çalışmalarını ve özellikle şarkılarını sevdiğim bu adamı kronolojik olarak ele almak istedim. Şimdi size azcık bu müzisyen sonra Karadenizli ama hepsinden önce bir devrimciyi anlatmaya çalışacağım...
Kazım Koyuncu 1972 yılında Hopa'nın küçük bir köyünde doğdu ve gönüllere taht kurup hepimizin Şair Ceketli Çocuk'u oldu.
Çocukluğunu üstad diye tanıttığı Kemençeci Yaşar'ın yanında ondan türküler dinleyerek geçirdi. Yaşlılarla konuşmaya bayılan bu çocuk üstadından türküler babaannesinden masallar dinleyerek büyümüş. O zamanlardan belli etmişti kendini bu çocuk, boyuna bakmadan büyüklerle arkadaşlık etme hevesi vardı içinde. Öğretmeniyle arkadaşlık ederdi ilkokul çağlarında. Babasının öğretmenine sorduğu soruya öğretmeninin cevabı durumu gayet açık bir şekilde özetlemiştir. "Kazım çocuk değil adamdır" demiş hoca. Müziğe ilk adımını babasının aldığı mandolinle başlamıştır denilse de aslında tenekeden ve ağaçtan yaptığı enstrümanlarıyla babaannesiyle türkü atışması yaparlardı. Ama babasının aldığı mandolinle ve ondan habersiz mandolin kursuna yazılmasıyla sistematik olarak müzik hayatına atıldı denilebilir. Almanya'daki amcasının ona gitar getirmesiyle de müziğe olan ilgisi pekişmiştir.
Kazım Koyuncu şair olmayı çok isterdi. Gerçekleştiremedi ama hayranlarının ona taktığı isimle az da olsa içindeki ukdeyi dindirebilmiştir. Lise çağında etkilendiği iki tane Fransız şair vardı. Hep onlara özenip şiirler yazmak hevesi taşırdı içinde, ama müziğiyle hepimizin biraz da şair oldu.
Kazım büyüyüp İstanbul Üniversitesi'nde Kamu Yönetimi okumaya başlar. Başlangıçlarda üniversite hayatı sayesinden çok sevdiği müziğe daha da bağlanır, fakat okuduğu bölüm hakkında düşünceleriyle üniversiye hayatı çelişir ve bırakıp çok sevdiği tek tutkusu olan müziğe bağlanır. Bunu da şu sözleriyle dile getirir:
“ Çocukluğumdan beri müzikle ilgiliydim. Üniversite müzikle ilgilenmem için iyi
bir bahaneydi. 'Politikacı ya da kaymakam mı olacağım, zaten yapmazlar!' deyip
üniversiteyi son yılında bıraktım ve tamamen müzikle ilgilenmeye başladım.
Başarısız olsaydım ki bir külkedisi hikayesi değil bu ve sebepleri de var,
ahlayıp vahlanmayacaktım."
İlk müzik çalışmalarını Grup Dinmeyen adı altında yapmıştır. Solist olarak bu politik grupta ilk profesyonel müzik hayatına adımını atmıştır. Tek bir albüm çıkarttıktan sonra grup dağılmak zorunda kalmıştır. Hemen ardından asıl emeli olan rock tınılı Lazca sözlü şarkılar yapabileceği bir grup kurmaktı ve bunu da 1993 yılında gerçekleştirdi. Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) adı altında. Bu grup dünyanın ilk ve tek Lazca müzik grubu olma ismini de taşımaktadır. Kazım bu grupla Lazcanın unutulmasına, doğayı kirletenlere, Karadeniz otoyoluna karşı açıkça tavır koydu. Bu tavrıyla yakın zamanda üniversite gençleri tarafından listenin başlarına sürüklendi. Bunu da kendi süslü laflarıyla şöyle açıklamıştır :” Üniversitelilerin ilgisi herhalde müzikteki dinamizmden kaynaklıdır. Belki bende gördükleri kendilerine yakınlık. Normal, müzisyenliğim dışında yaşam biçimim. Hayattaki varoluşum. Herhalde öyle bir şey çekiyor. Onları da bana çeken bu.... Hayatı ileriye götüren şey hayallerimiz, hayallerimizi gerçekleştiren şeyler de cesaretlerimiz. Gençken insan cesur olabiliyor. Bu anlamda Üniversiteliler, Liseliler hatta çocuklar... Ben onların hayatlarını çok önemsiyorum. Çünkü hayat oradan yeni bir şekil alabilir." Zaman geçtikçe bu grup yöresel kimliğinden sıyrılıp Karadeniz'in hırçın dalgası gibi kendisini birden İstanbul kıyılarına atmışlardır. Bu grupla çıkardığı bir albümün kapağına babaannesinin fotoğrafını koyarak da müzik hayatındaki ilk temelleri atan, onunla yaptığı sohbetleri ve ısrarlı tüm sorularını cevaplandırmaya çalışan yaşlı kadını yad edip vefasını göstermiştir. Bu albümün bir özelliği de teşekkür yazısı. Yine süslü kelimelerini konuşturan şair ceketini yeni yeni giymeye başlayan bir Kazım var karşımızda.
"Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık
saatlerine, arasıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski
günlere, neler olacağını bilemesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile
tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara,
Donkişotlar'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara yolculuklara,
sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken
ısınmalara- herşeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan
şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük savaşlar,
katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü,
kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler,
ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün
bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her
şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler
dünya."
Böyle hümanist bir görüşe sahip olan bir adamdı Kazım Koyuncu. Her kesimden insana ulaşıp kendilerine onlara kendi bildiği görüş ve dille anlatmak istiyordu sadece. Kazım dediğini yapan bir adamdı derlerdi grup arkadaşları ve bir gün gruptan ayrılacağını söyleyip solo devam etmeye karar vermişti bu hayatında. Tıpkı görüşleri ve yaptıkları gibi tek kalmıştı. Bu tek kalışın veridiği dinginlikle ilk solo albümü olan Viya! yı çıkardı. Bu albümü yapışındaki amacı da teşekkür yazısında dile getirmiştir. Bu albüm onun daha çok çevreci yönünü yansıtmaktadır. Albümde Samsun taraflarında yapılması planlanan sahil yolu projesine tepkisini göstermiştir. Bu proje ile yok olucak yaşamlara, hatıralara ve çocukluklara arka çıkıp haklı direnişini en iyi yaptığı yolla dile getirmiştir. Bu albümünü "sahil yoluna nazik bir tepki" olarak nitelemiştir. Bu sahilin doldurulup yol yapılmasıyla oradaki halkın bi' nevi tahtasız sörf şeklinde eğlenceleri olan viyayı artık yapamayacak duruma gelmesine tepki göstermiştir duyarlı Kazım. Kazım Koyuncu bu albümünde sadece sosyal mesajlar verme derdine düşmemiştir. Şarkılarının konularını genellikle aşk temleri üzerine kurgulamıştır. Ve benim de çok severek dinlediğim eserlerinden olan Didou Nana adlı şarkısı bu albümündedir.
Bu ilk çalışmasından sonra Kazım Koyuncu severek izlenilen Kana D dizisi Gülbeyaz'ın müziklerini de yapmıştır ve sonrasında bu müzikleri bir araya getirip bir albüm olaran yayınlamıştır. Dizi popilaritesinden çekinip bu albümünü diziden bir yıl sonra yapmıştır. Bu albümünde Şevval Sam ile bir düeti de bulunmaktadır. Bu düet halen dinlenen ve sevilen bir eser olarak günümüze kadar gelebilmiştir.
Sonra bir gün Ukraynadan gelen radyasyon yüklü bulutların Karadeniz'in çay tarlalarına yağışı başladı. Zamanla bu yağış insanların ciğerlerinde filizlenen kanser belasını doğurdu. Bu felakete Kazım Koyuncu ilgisiz kalmayarak forumlarda ve eylemlerde ön saflarda yerini aldı. Ama tüm bu girişimlerine, eylemlerine rağmen kendisini bu kanser belasından kurtaramadı ve bir gün kendisini hasta olarak buluverdi. Kanser onun için en büyük fobiydi ve artık o trajediyi kendisi yaşıyordu. Bu amansız hastalığına rağmen dinleyicilerinden kopamayan bir müzik adamıydı Kazım. ! buçuk saat şarkı söyledi hastalığına rağmen. Çünkü onun için kanser ile konser arasında tek bir harf farkı vardı...
Hastalığı onun içindeki müzik aşkını durdurmadığı gibi Trabzonspor aşkını da durdurmadı ve maçlarını stadda izleme keyfini kaçırmadı hiç. Ama bir gün tribünde naralar atan Kazım Koyuncu'nun sesi kesildi... 27 Haziran 2005... 33 yaşında...
Cenaze töreninde her dilden ağıtlar, yakarışlar vardı. Duygular Karadeniz'in çocuğuna denizi gibi coşkun ve hırçındı.
"Koyverdun Gittin Bizi"
* Kazım Koyuncu'nun konser görüntüleri, röportajlar vs. barındıran, yönetmenliğini Ümit Kınanç'ın yaptığı Şarkılarla Geçtim Aranızdan adlı belgeselini izlemenizi öneririm eğer bu adamı seviyor ve daha iyi tanımak istiyorsanız.
* buradan da sanatçı ile daha kronolojik bilgileri elde edebilirsiniz.
*Kazım Koyuncu'nun hastalık zamanında Umay Umaya'a veridği röportaja ve şarkılarının çevirilerine de buradan ulaşabilirsiniz.