31 Ara 2012




2012'nin son postundan tüm okuyucularıma selamlar olsun diyerek başlamak istiyorum bu yazıma.
Yeni yıla girmemize sayılı saatler kala neler yapıyorsunuz, eğlenionuz mu anağm? diye saçma bir giriş yapmamak için kendimi zor tuttum, ama işe yaramadı.

Okuma listemde yığınla geride bırakacağımız seneye dair yaşanmışlıklar ossun gelecek hakkındaki temenniler olsun yığınla yazı okudum. Sonra aa benim neyim eksik benim de yaşanmışlıklarım ve temennilerim olamaz mı diyerekten bu yazının başına tüm üşengeçliğimle oturabildim sonunda.

Amorf için 2012 nasıl geçti?

Bu sorunun cevabını merak edenlerin olma ihtimalini düşünerekten kendi  gevezeliğime bahane uydurup anlatmaya başlıyorum...

# 2012'nin ilk saliselerine sevgilimle girmiştim, ailesinin evinde yeterki onun yanında olayım -ki benim için bir ilkti sevgiliyle yeniyıla girmek- diye tee Samsun'a gittim evet uzaktan ilişki yürütme deneyimini de yaşadım bu sene. Saat gece yarısına gelirken odasında dudaklarındaydım, şimdi anımsadım da pek romantik olabiliyormuşum yahu ben, ı-ım neyse... Seneye böyle girdik ama elbette hepinizin bildiği gibi "nasıl girersen öyle geçer" eblek bir ifadenin ne kadar saçma ve gerçekdışı olduğunu bu yıl bir kez daha gösterdi bana ve uzaktan yürümeyen ilişkim tökezleyip kanalizasyon çukurunu boyladı.
Bir yandan ilişkim için çabalarken diğer yandan da okulda ilk seneler açıldığım hatta açılma öncesi kendimi tanıtma ve ısınma turları atarken bana -sen eşcinsel misin? diyerek tüm heyecanımı yerle bir eden samimi bir arkadaşımdan ayrılmak zorunda kaldım. Kendisi bölümü okumakta zorlandı şehre ve yurt ortamına alışma derdiyle uğraşırken ve malum kız babası etkeniyle İzmir'den babaocağına gitmek durumunda kaldı. Her an haberleşip hala tüm dedikodularımızı bilmemize rağmen omzunu özledim :/
Bu yılda fazla ekşın göremedi bu beden 2011den 2012ye taşıdığım ilşkim yaz başlarında bitmişti benim için, fakar karşı taraf takıntılı ve şizofren çıktığı için bana karanlık bir temmuz yaşatmıştı. Hastanelerde geçmişti yazımın bir kısmı. Malum azcuk kafadan rahatsızım da ben çok sorgulayıcı ve ağır düşünceleri kaldıramıyorum. Ama bu zamanlarımda yanımda olacaklarını gösterdikleri dostlar edinmişim ki beni sürekli arayıp sordular, Sorunlarıma ortak olup beraber çözümler ürettik. Telefondan gullüm yapıp kafamı dağıtmalar filan. Her senenin bana kazandırdığı önemli şeylerden biris onların dostluklarıdır. O ciddi, samimi ve çıkarsız kimseyi bulamayız dediğimiz sitelerden birinde bulmuştum ben bunları ve ailem oldular.

# Bu senenin en sürprizli ve ekşınlı zaman dilimleri hastanelerdeki koşuşturmacalarım ve hazır yaşadığım şehirden uzaklaşıp başka şehirdeki hastaneye gitmiştim. Orada yaşayan yeni kişilerle tanıştım ve buluştum. Tabi bu şanssızlığımla kezbanken tanıştığım ve benden deli gibi hoşlanan bi amcayla konuştuğumu buluşunca farkettim... Tebi anında o buluşmadan uzaklaşıp yeni dalgalar üzerinden sörf  yapmaya bıraktım kendimi. Tatil bu uğraşlarla geçip giderken bitiverdi sağ olsun. Okula dönüş yani benim için İzmir'e evime odama yatağıma yorganıma, microdalgama tost makineme dönüş demekti. Okulun ilk zamanları geçen seneden ahdım olan Modern Dans eğitimi almak için okulun topluluğuna katıldım ve şuan eski esnek Amorf olma yolunda emin adımlarla ilerliyorum.

# Bu sene bana o yıpratıcı bitişten sonra ufak çaplı birisini daha verdi. Ama dedim ya ufak çaplıydı, hani bir şarkıda vardı gelip geçiçi bir heves gibiydi iki taraf için de. Belki de yanlış zamanlarda çıktık birbirimizin karşısına bilemiyorum şuan. Bilmek de gereksiz bu saatten sonra...

# Bu senenin bana en büyük katkılarından biri ise yıllardır içimde sönmüş olan blog açıp yazma hevesim bu sene tekrardan Anka gibi kanatlandı hatta kalplerinize beynimdeki rüzgarı hissettirdi. En azından ben böyle düşünüyorum bu da bana yetiyor. Blog ve ardından twitter derken çok samimi arkadaşlıklar edindiğime inanıyorum. Yeni girmeme rağmen hemen kendimi bir  blog buluşmasında bularak daha da samimileşme fırsatı edindim. İzmir başta olmak üzere tüm şehirlerdeki blogurları öpüyorum bu yazımdan... Sizleri okuma fırsatını edindiğim için mutluyum.


# Bu sene yine çekirdek ailemle eşcinsel edebi ve sanatsal etkinliklere katılıp gökkuşağı ufuğuma yeni renkler ekleme fırsatı buldum.

# eeee sen hiç sevişmedin mi? diye sorarsanız. sorun sorun çekinmeyinki anlatayım içimde kalmasın noluuğğ :) Akrep burcu erkeği olaraktan libidolarıma sağlık elbette ne cevizler götürdüm... Gerçi kısa ya da uzun süreli ilişkiler yaşamamdan mütevellit yasak denizlerde avlanmadım. Bütün bir sene bekledim durdum ve bu yazıyı yazmadan  24 saat önce verdim tüm libidolarımı rahatladım. Böylece 2012'nin son sevişmesini de yaşamış oldum. Bu güzel kapatıştan sonra yeni yıla daha bi hazır hissettim kendimi.

2013 ver bana

2013 bana, geçen seneden mutlu olduklarımı tekrar ver.
2013 bana, öğrenciliğimde idare edebilecek nakiti ver.
2013 bana, eğitim hayatımda mutlu ve başarılı olabilme inancını ver.
2013 bana, değişmemi beklemeden ortak paydada buluşabileceğimize inanacağım adamı ver.
2013 bana, dostlarımın huzurunu, mutluluğunu görmeme izin ver.
2013 bana, bu hayatımda emin adımlarla ilerleme azmini ver.
2013 bana, iyi huylusundan, suylusundan azcuk da boylusundan ver.
2013 bana, 3 yetmez 5 yetmez 7 tane ver.
2013 bana, sağlık ver.
2013 benimle birlikte herkese tüm isteklerini ver.
2013 biz Lgbtt üyelerine ölüm vb kötü olayları görmemize izin verme!
2013 bana, gönlünden kopan güzellikleri ver.


Daha bu listeyi uzatırdım ama ocakta hindim var... Sonunda böyle ortaya karışık temalı bir yazıyı da yazmış bulunmaktan keyif aldığımı söyleyerek burada bu azcık geçmişi yad etme olsun azcık "wish list" yapma niyetli olan bu yazıyı sonlandırıp sizlerin hepinizi teker teker mıncırıp popiklerinize birer şaplak atmak istiyorum :* Her biriniz benim bebiklerimsiniz ve siz bebiklerimin mutlu bir yıl geçirmesini en içimden, derinlerden similya görmemiş yerlerimden diliyorum :)

Bu yazıyı bitirip sizi duygularıma tercüman olan video ile baş başa bırakmak istiyorum.

 
 
Bu da bonus olsun hadi yine iyisiniz iyi günümdeyim :)
 


22 Ara 2012




ARKAMIZDA SIRA SIRA DAĞLAR BIRAKTIK ZİRVELERİNDE KAR. KIRIK KALPLER BIRAKTIK O DAĞLARIN ARKASINDA, MAHSUN DUYGULAR BIRAKTIK, TİTREK DUDAKLAR BIRAKTIK. ZİRVESİNE ULAŞAMAYACAĞIMIZI BİLE BİLE APTALCA KAHRAMANLIKLAR, O KAHRAMANLIKLARIN YANINDA BİR SÜRÜ ABUKLUKLAR.

OYSA BİZ İPSİZ SAPSIZ BİR GURURUN ARKASINA SIĞINDIK. O GURUR Kİ BİZİ BİZE BİLE UZAK BIRAKMIŞ. BİZİ BİZE DÜŞMAN ETMİŞ. ALAMADIĞIMIZ DOSTLUK, ALAMADIĞIMIZ İNSANLIK, ANLAYAMADIĞIMIZSA KARMAKARIŞIKLIK...

KIYMETİNİ BİLMEDİĞİMİZ KALPLERİMİZDEKİ TOMURCUKLAR, O TOMURCUKLAR Kİ BELKİ BİR DAHA AÇMAYACAK. ELBETTE UTANCIMIZI GURURUMUZA SATACAK YENİKLİĞİNİ SAKLAYACAĞIZ ELBETTE GURURUMUZU YÜCELTECEK, AKLAYACAĞIZ. KİMSE ANLAMAYACAK KİMSE NE OLUYORLARLA AĞRITMAYACAK BAŞIMIZI VE BİZ GURURUMUZLA İKİMİZ GÜL GİBİ GEÇİNİP GİDECEĞİZ!


KİMİN UMRUNDA ARKAMIZDA SIRA SIRA DAĞLAR BIRAKMIŞIZ ZİRVELERİNDE KAR.
KİMİN UMRUNDA KIRIK KALPLER BIRAKMIŞIZ O DAĞLARIN ARKASINDAYMIŞ YAR.

21 Ara 2012

Akıllı veyahut Deli



Deliyim! Delisin! Deliler!
Kimdir bunlar?
Ne yaparlar?
Nasıl yaşarlar?

Dünyanın ve yaşam biçimlerinin sorgulandığı, korkusuzca fikirler yürütüldüğü (yürütmek hırsızlığın başka bir adı) bir yer. Kanım çekilmeye başladığında gördüğüm her düş’ün, düş olduğunu bile bile inanmam! Güçlü bir inanç göstergesi oluyordu. Sebep yarım yamalaktı. Açıklanamayan her durum için uygun kelimeler vardır ve yan yana gelip en uygun cümleleri oluşturabilirlerdi. Kafanı duvarlara vurmak zamansız, çözüm değildir. Önemli olan inançtır, kazanç değil!
Huysuzluk, yalnızlık, deliliğin en belirgin tutsaklarıdır, müebbet yemişlerdir her üçüde ve sınırsızlıkla desteklenmiştir. Akıllıların bazı daha akıllıları delilikle itham etmeleri, yargılamaları
ve sonuçlar göstermeleri en akıldışı davranış biçimidir.

Biçimsizdir!
Ahlak dışıdır!
Ahlaksızlıktır!

En zorbalar, akıllılar arasından çıkardı, hepsinde her şeye ve herkese sahip olma isteği vardı, hepsi çıkarcı, aşağılık ve normal olmayı marifet gibi görüp görmezlikten gelirler ve hırsızdırlar çaldıkları için delilerden, Delilerin gerçeklerinden! Tutsak oldukları birkaç beden ve o bedenlerin taşıdığı kıyafetler yüzünden mutsuzdur akıllılar.
Akılları her şeye yeter, kendileri dışındaki her şeye kusarlar ve  temizlemeden giderler. Temizlemeni ve hayatlarını kurtarmanı beklerler çünkü akıllıdırlar. Bir delinin gelip her şeyi kurtaracağını bilirler.
Akıllıdırlar, başkalarını düşünmezler, düşündüklerini iddia ederler.
İddia geçersizdir ama buna inanmazlar. İddia sadece iddiadır, kanıtlanmış değildir.
Her şeyi bilirler. Kelimenin anlamının içinde olduğunu bilmezler. Akıllılar cahildir.
Çünkü; anlamadıklarını anlamsız bulurlar, anlamaya çalışmazlar. Kendileri anlamsızdırlar.
Sadece başkalarının onlara yüklediği anlamdadırlar. Kendileri için başkaları ölmelidir.
Akıllılar hatasızdır. Hata yapmazlar,  ama herkeste ve her şeyde hata bulma yetenekleri en üst seviyededir.

Seviyesizdirler.
Kolay suçlarlar!
Kolay yok sayarlar!
Kolay yok ederler!
Yok edilesicedirler.

Akıllılar akıllıdırlar. Delileri sevmezler.
Deliler hisseder. Akıllılar tahlil eder, her şeyi sebeplendirirler, bir şeye başlarken sonucunu bilmelidirler, çünkü; korkaktırlar!
Deliler Delidirler. Hissederler, sonucu süreçte belirlerler ve genelde yanılırlar, çünkü;
cesurdurlar!


Akıllı başa.
Deli koca bir gövdeye sahiptir.
Akıllı yaratmaz, üretir ve akabinde ürettiğinden fazlasını tüketir.
Deliyse yaratır yaratır yaratır.
Tanrı delidir asla akıllı değil, çünkü akıllı işi değildir bu kadar akıllı yaratmak ve bunların sorularını cevaplamak.
Akıllı sorgular. 
Deli cevaplar.

17 Ara 2012

Eski Yeni Potpori

 
Fazla Hisliyim 
 
 Beynimdekiler çok fazla geliyor
kaldıramıyorum enleri
kusmak istiyorum.
 
Gözyaşlarım ve yazılarım beynimde
bomboş ve kocaman
renklenen, net olmayan
 
Kaçacak delik arayanım.
Paramparça olarak deliyim.
Yaşamda her adımı okşarsan seversin
durmazsın, bil ki yalnız değilsin.
 
Senin gözlerinle gören gölzer verdin
bu vasrayıma bile dokunman
hatta hissetmeni sağlayabilir.
 
Ama ben fazla dokunmuyorum.
Kalbimin hislerini kaldıramayacak
kadar kocaman oldum.
 Hissizlik istiyorum kendimde!
 
 
***
 
 
 
Hayallerim Benim
 
 
Hayallerim var benim
Sonunda hep gözyaşı olan
Sonunda hep suya hapsolan
Ama olsun varsın nasıl olsa her seferinde
Onları kurutup yeniden kurabiliyorum
Nasıl olsa kırılanların yerine
Yenilerini bulabiliyorum
 
 
 
Hayallerim var benim
Onlara tutunup, sığınıp saklandığım
Onlarla yatıp onlarla kalktığım
 
 
 
Hayallerim var benim
Nice senaristlere taş çıkartan
Gerçekleştirmeye bazen korktuğum
Bazen de gerçekleşmesi imkansız olan
Hayallerim var benim
 
 
 
Sabah kalktığımda eğer
Hayallerim yanımda yoksa
Nasıl yaşayabilirm ki ben o gün
Çünkü, aslında
Hayallerim, benim...
***
 
 
           
   GECE                
                       
 
Gece kalabalık çekip gitse
Fokurdamaz sokaklar
Her katil aptal bir kopyadır
Her cinayet bir masal
 
 
Ayrılır tenha sokaklar
Şehrin senfonik aslından
Dağılır cam kırıkları gibi yıldızlar
Gecenin pastel karanlığından
 
 
Ve gece bozar
Işığın yaldızlı kurallarını
Ay yepyeni biz yüzle gülümser
Bulutların ardından
 
 


12 Ara 2012

Bilmeyecekler


Her ne kadar gecenin beni tetiklemesinden nefret etsem de… Sabaha karşı aydınlanmaya yüz tutmuşken gece ben yine kalemin başındayım… Bir kalem edasıyla sarıldığım teknolojik kıvrımlar vasıtasıyla dökülüyor kelimelerim.

Hiç kimsenin okuyamayacağını bile bile yazmak… Yalnızca çaresizlik olarak tanımlanabilir sanırım.
Gece ilerliyor keyfim kaçık çayım soğuk ve açım yine…
Sabah neyin veya nelerin beni beklediğini bilsem de bildiklerim beni korkutsa da az çok. Üzerine üzerine gitmek zorunda olmam beni bitiriyor, aslında ben bu satırları dökerken kimse bilmese de yanıyor içimde bir yerler…

Ki bunu da nasılsa hiç kimse bilmeyecek.
 

Keyifli insanlar tadımı kaçırıyor… Baterist vurdukça davula keyifli keyifli ritimler durdurak bilmeden eşlik ettikçe onun sırıtmasına keyfim biraz daha kaçıyor.Söylediği şarkının anlattığı acı duyguyu hiçbir hasreti ya da hiçbir çaresizliği çekmemiş olduğu suratından anlaşılan solist gülerek söyledikçe o hüzünlü şarkıyı hasretten bahsettikçe alkışlayan ellere doğru içim bir kat daha yanıyor benim…

Adaletsizliğin ve çaresizliğin tam ortasında kalmış biri olarak gözlerim kapalı yazmaktan keyif alıyorum desem sadistçe. Sanırım ortalığı karıştıracağım yine. Benim seni hatırlamam lazım biraz sana dönmem lazım, bana biraz sen lazımsın gibi geliyor… Her ne kadar içimdeki potansiyel fazla da olsa buraya mükemmel sözcükler dökmeyeceğim. Bu sefer olmaz. Ne zaman sen aklıma gelsen oturup şiir yazmaktan bıktım usandım artık çünkü.

Bu hasreti lanet dizelerime dökmeyeceğim. Kelimeleri birbirine muhteşem bir şekilde uydurmayacağım bu sefer.  Bu sefer farklı olacak kendime o acıyı yaşatmayacağım. Yazdıklarımı en baştan okuyup çaresizliğimi ne güzel anlatmışım diyip en başta ben duygulanmayacağım…  sana nasıl geri dön diyemediğimi seninle konuştukça nasıl bittiğimi… O etkileyici kelimelerle anlatmayacağım bu sefer. Gitarın tellerine biraz daha anlamsız vuracağım. Şarkılarda biraz daha az hisleneceğim mesela. Daha çok saçmalayacağım kim bilir, belki işe yarar da en azından bir seferlik seni hatırladığımda canım yanmaz…

Bir seferlik. Gözlerimi kapattığımda aklıma gelmen güzel gelirdi sevgili önceleri. Ne hallere soktun bizi ah gelip de görsen. Anılarımızı dokunulmaz kılmıştım. Senden sonra dokunmak isteyenlerin hepsine resti çekmiştim gelmeyeceğini bile bile…

Şimdi o anıların her biri zerre zerre acıtıyor içimi. O sadeliğine ne yaptığını gelip de bir görsen. Senden şimdi “o” diye bahsediyorlar. Birlikteyken liseli diye dalga geçtiğimiz kişiler sana duyduğum aşkı irdeliyorlar. Bana âşık olduklarını benimse senden vazgeçemediğimi söylüyorlar bir çırpıda. Ömrümde hiç ilgisini duymadığım adamın ağzından senin hakkında yorumlar çıkmaya başlıyor, şaşırıyorum. Bizi ne hallere soktun bir bilsen. Ne hallere düştük adam ne hallere…Senin arkandan bunların konuşmaya cüret edebileceğini bilir miydim? Senin hakkında” o” diyebilecek kadar dokunabilirler miydi bendeki hatırana? Bu kadar yakınlaşabilirler miydi kalbimdeki sana? Bu nasıl hal, bu nasıl halvettir adam? Bu nasıl kargaşadır içimde? Sahte sevdaların baş gösterdiği normal hayatlara yükselir miydim ben? Sevginin şekline kadar değiştiği bu ortamda sensiz yürümek nasıl bir şey bir bilsen…

Her şeyi geçtim seninle yaşanılan aşkın büyüklüğünü gördükten sonra basit aşkların bir tarafında olanın ben olduğunu görmek… aşkın bu kadar basitleştiği ortamların olduğunu birebir yaşamanın ne demek olduğunu gelsen de bir görsen… Nerelere düşmüş sevmek, nerelere düşürmüşler? Ne kadar aşağılarda çalışıyor burada beyinler?

Burada her şey bambaşka sevgilim bilmen gerekir. Hiçbir şey ulaşamayacağın kadar uzakta değil, acılar hat safhada herkeste.  Duygusal çöküntü yaşamakta her biri ama her biri, burada yapamayacağın tek şey dertleşmek. Çünkü kime derdini anlatsan kendi başındakinin daha büyük olduğunu söyleyip başından savıyor. Ki aslında bilirisin benim mizacımda dert yoktur her ne kadar her yerden dert gelse de sarıla sarıla başıma olgunlukla karşılayıp gerektiğince ağlarım ben… Lakin buradaki adamların sahte duyguların ardına sığındıkları gibi küçük dertleri bile dağ edip birbirleriyle dert yarıştırmak gibi bir psikopatlığı var ve şu var ki sevgilim bunlar garip gelmeye başladı artık… Ağızlarda dolanan anlık acı fışkırması sözler. Cesaretsiz ve nedensiz yapılmaktan söz edilen, beylik laflarla daha da büyütülüp daha da bir acıklı gösterilen fakat asla yapılmayan eylemler düzinesi. Ergen triplerinden kurtulamamış adamların bir numaralı tercihi olmuş sevgilim.

Ait olmadığım dünyada yapayalnız kaldım sevgilim…
Beni ne hallere düşürdüğünü gelip de bir görsen?

Kendimizi kandırmayalım sen asla gelmeyeceksin sen dahil hiç kimse de… Bunların bir zerresini dahi bilmeyecekler.

Bilmeyecekler…
 
 

10 Ara 2012

Ben, Sen, O




Sevgili blogdaşlarım, halka sesleniş gibi oldu az idare edin. Bu yazıya başlarken bir yandan yazasım var kelimeleri sıralıyorum bir yandan klavyeyi elime almaya çekiniyorum sebebini bilmeden. Bu yazıyla kültür topraklarınıza bir kaç tohum daha ekmeyi amaçlıyorum umarım başarabilirim diye niyetledim bakalım göreceğiz sonunda.

Geçtiğimiz pazar yani tarih 9 Aralık 2012'de yoğun ve yorucu bir pazar geçirdim. Bu pazar sabahın köründe kalkıp ki nerdeyse bir haftadır aynı rüyayı görmekten sıkıldığım için uyuyamıyorum sabahlıyorum. Sabahları da çıkarttım 24saatten. Dansla kendimi bulduğumdan uykulu da olsam, her esnediğimde gözümden akan uyku yaşlarının sabah ayazında yüzümü çelikleştirmesine rağmen dans çalışmasına gittim. Hatta 10dk erken gidip salonun yerlerini bile temizledim. Malum ortak salon olduğundan salsa ve halk dansları sağ olsun ayakkabılarıyla giriyorlar ve sanki şantiye molasını bizim salonda veriyorlarmış gibi kirletiyorlar. Biz de çoraplarla ya da çıplak ayakla rahat bir şekilde dans çalışması yaptığımız için temizlik şart. Gerçi tamamen temizlenmediği için yerlerde sürünerekten de temizleme girişimimiz oluyor. Neyse burayı özet geçeyim, grup gelmeye başlayıp tamamlandığında günün sürprizine tanık oluyoruz. Bugün bizim bireysel çalışmamız yerine başka bir dans hocasının gelip bize workshopuna katılmamızı davet etti ki workshopta bizim salonda olacaktı. Pek bir sevindik yanisi. İyi ki de temizlik yapmışız misafirin ne zaman geleceği belli olmuyor :)

Workshopta Martha Graham'ın yaratıcısı olduğu Graham Tekniğini öğrenecektik. Malum Modern dansa kadınların katkısı çoğunluktadır bildiğim kadarıyla. Bu kadını da daha önceden duymuştum ve bir kaç videosuna da denk gelmiştim. Açtığı okula dünyadın dört bir yanından öğrenci giden ve bu tekniği öğrenmek isteyen bir çok kişi olduğunu da biliyordum. E bizzat kendisinden öğrenme şansımın olmayacağına göre malum ben doğmadan vefat ettiği için kendisi. Teknik hakkında bilgisi olan bir hoca ayağıma gelmiş kaçırırmıyım, sohbetti tanışmaydı doğaçlamaydı derken teknik hakkında teorik bilgiyi es geçtirdik, çünkü dansta teoriden çok gösterilmesini yeğlerim. Çok yorucu ve morartıcı bir teknikti. Moskovalı partnerimle lift yapmaktan kas yaptım yeminle. Ordan oraya zıplarken ya da ceylan yaparken kendimi aynada izlemek en iyi moral kaynağım sanırım benim. Kendimi bulduğum bir ilgi alanı benim için dans. Yorgunluktan ziyade ilginç bir deneyim oldu benim için. Bir de parça parça olmuş kıyafetiyle tatlı bir hocadan alıyorsanız bu dersi pek bi eğlenceli ve seksi geçebiliyor...


Workshop sonrasında danstan arkadaşlarla karnımızın hiç susmayan ziline kulak vererek en doyurucu yer olacağını düşündüğümüz ev yemekleri salonuna kendimizi attık. Birbirine kur yaptığından şüphelendiğim iki erkek arkadaşımla(tekinin gey olduğunu bildiğimden haberi yok ama diğerinden emin değilim) eğlenceli bir yemek saati geçirdik ama mekandan ayrılamadık yağmur yüzünden. Allahtan çay müessesenin ikramı da bol bol beklememize katık ettik onu. Yağmurun ısrarcılığından sıkılıp mekandan ayrıldık evlere dağıldık. Renk değiştiren pantolonumu, çoraplarımı ve botlarımı kurutmayla uğraşırken bir yandan da vücuduma masajlar yaparak yorgunluğumu atmaya çalışıyordum. Ta ki abimin beni aramasına kadar.

Cumartesiden konuşmuştuk onunla İzmir'de düzenlenen 3. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri kapsamında gösterilecek olan Ben, Sen, O adlı kısa filmi (17' 45'') izlemek için. Ama havanın nankörlüğü yüzünden muallakta kalmıştık sabah. Ama bir delilik yapıp plan yapmışlar biz erken buluşcaz Amorf ister şimdi gel ya da sonradan katıl diye. Ben elektirikli battaniyemin içinde mışıl mışıl yavşarken yorganıma, birden bu teklifle irkildim. Ama ben bu filmi çok görmek istiyordum, fragmanlarını ödüllerini takip ettimdi. Şimdi gelmiş hava çok kötü ve ben ıslağım ama ben ısınmaya çalışıyorum, ama ama ama... derken kendimi hazırlanırken buldum. İçimdeki bu sanat aşkına siz de hayran kaldınız dimi (lol) Gökten düşen damla sayısını sayarken birden azaldığını görünce ahanda hazırım ve çıktıım baayy diyip evarkadaşlarıma kendimi toplu taşıma araçlarına attım. İyiki de attım otobüsün camından süzülen damlaları ve sağanağı seyredip kulağımdaki müzikle yolculuk etmeyeli pek bir zaman olmuş. Ki az bir uykuyla tam dinlenememiş olan bu minik beden bi çöktü kamburunu kabarttı...Kafamı cama dayayıp yolun sonuna gelip indiğimde yağmurla yüzleşeceğimi düşündüm. Bu ateşlendirici düşüncemi camdaki süzülen damlanın serinliğiyle söndürmeye çalışsam da yağmurun ortasındaydım. Hemen buluşup gösterimin olduğu mekana gittik ve "film için 1 dk" sloganını duyaraktan hemen kendimize bir yer bulduk. Keza çok zor oldu çünkü konusu bakımından farklı ve böyle bi havada olağandan fazla ilgi görmesi bu filmin hem şaşırttı hem de bu kadar kalabalık aydınlıkçı, özgürlükçü ve ötekileştirmeye karşı zihniyetin bir mekanda bulunup popülasyon
oluşturması gurur vericiydi.


Film İzmir'de Yaşar Üniversitesi'nde okuyan Zeynep Oral'ın bitirme projesi olarak yola koyulduğu ama ummadığı kapılar açarak ödüller müjdelediği bir proje oluvermişti birden. Yani bir bitirme projesi yığınla insanın dikkatini çekip o gelsin de izleyelim artık dediği bir yapıta yükselmişti. Filmde İzmir'de yaşayan iki transın hayatları vardır. Ama diğer filmler gibi bu hayatların acıtasyonlu ya da şiddetli bir yanını değil de belgesele yakışan tarafını, sözüm ona "normal" yanlarını gösterdi izleyenlere denilebilir.Yönetmenin demesine göre kamerayı oyuncuların önüne koyup hadi konuşun diyerek filmi kurguladığı gerçeği filmin ne kadar objektif yansıtma temelinde olduğunu gösteriri bize. Film tipik öğrenci bütçesiyle hatta aile filmi boyutunda yapılmıştı. Yönetmenin annesinin desteği filmde çok ayrıntıyı kurtarmış. Filmde oynayan Selma Özenen ve Demet Yanardağ adlı iki transın emeklerini de gözardı etmemek gerekli diye düşünüyorum. Tüm içtenlikleriyle evlerinin, düşüncelerinin ve korkularının kapılarını bize bu filmle aralamışlar. Selam Özenen'in translığa adım atışını anlattığı sahneler irkilticiydi. Mahallenin baskıcı tutumunu anlattığında sanki boğa güreşlerindeki yapılan vahşeti getirdi gözlerimin önüne. Bu karakterin çocukluk evresinde dine yönelip tarikatlere katılması ve oralardan görüntüsü, hal ve tavırları için taciz hatta tecavüze uğrayıp uzaklaştırılması sonucu kendisini Hinduizm'e yakın bulup ibadet sahnelerini gördüğümde düşüncelerimin soğukluğundan irkilmiştim. Bu kişinin hisleri uğruna bu hayatı seçmesi cinsellik menşeiliği olmadığımızın en büyük göstergesidir diye düşündüm izlerken. Kendi gibi insanlarla zorluklar çekmeye başladığından tanışmış kendisi. Yani onları bir mahallede ya da sokakta bütünleştiren korkuları aslında(!) Korkuları adına verdiği örnekte bunu açıkça anlayabiliyoruz. Halka açık yani şiddete açık alanlarda dolaşırken vitrinlere bakarken aslında gördükleri kıyafetler değil vitrin camlarından ardını kontrol etme imiş. Böyle sürekli tetikte yaşam sürmek sizce ne kadar adil?

Demet Yanadağ adlı karakterin ise filmde dinler hakkındaki sorgulayıcı konuşması yeterince düşündürcüydü. Ama değinmek istediğim asıl nokta ise ayrımcılığa maruz kalanların ayrımcılık uygulaması. Karakterin bir tarafı hıristiyanken diğer tarafı müslüman. Bu yüzden iki tarafın da riyakar davranışına tanık olmuş bir insandır. Ayinlerine katıldığı kiliseden kovulmuştur. Ayrımcılığa uğrayanın halden anlaması gerekirken aynı zorbalığı kendisinin yapması kadar çaresiz bir durum yok nezdimde. Yaşadığımız dönemin etiği gibi geliyor "eze bildiğini ez!" Bu karakter ise bu başına gelenlere inat hala bu topluma bir şeyler anlatabilmek adına kendini kadın hakları kadın çalışmalarına adamıştır. Siyah Pembe Üçgen'de çalışan bir aktivisttir. Hayatını bir eylem üzerine kurgulamaya çalışan bir insandır. Amacını ve haklı mücadelesini tüm gözle süzülmelere, parmakla gösterilmelere, yol değiştirmelere, laf atmalara inat halkın arasında varlığını göstermeye çalışıyor. Tebrik edilecek bir mücadele. Bu yazıyı okur mu bilmiyorum fakat ben bu mücadeleyi yaşamının odak noktası yapıp onun çevresinde hayatını devam ettirmesini imrendim. Cesurluğuna hayran kaldım. Bi de çok güzel bir kadın artı bir not olarak belirtmek isterim :)

Aslında yaşadığımız şehirlerde yığınla trans birey var hepsi sokaklarından ya da pencere kenarlarından ayrılıp tüm şehirde kafa dağıtmak için dolaşmaya başlasalar Zeki Müren, Bülent Ersoy vb toplumun zihniyet kalıplarına aykırı profil sergileyen kişileri artık yargılamayıp "normalleştiren" bu düzen belki bu kişiler için de geçerli olabilir. Bilmeden bir yargılama değil de öğrenme eğilimini taşımalıyız içimizde.


 Herkes sen gibi olamaz, karşındakinden bunu bekleyeme hakkın yok!

* : http://www.altinkozafestivali.org.tr/index.php/tr/19-altin-koza-film-festivali/ulusal-ogrenci-filmleri-yarismasi/belgesel/579-ben-sen-o

* : http://bianet.org/biamag/diger/140990-o-kadinin-belgeselini-cekmeliyim

6 Ara 2012

Z.



Bağrış çığrış içinde uyanıyorum. Damla damla kaçırdığımız bir hayatı mahvetmenin eşiğinde, belki boşuna terlenen belki de bu çok öte.



Gördüklerime inanamıyorum; dehşet her şey dehşet içinde. Omuzlarıma vuruyor, suçluyum nereye çevirsem başımı. Tüm çaresizlik bulutları dökmekte lanetini üstüme. Düşünememek değil, aynı zamanda tarifsiz bir korku -ya kendine gelmezse-



Sallanıyor aklını yitirmiş olacak. Sadece seyrediyorum, çaresizim. Konuşuyorum ama saçma sapan. Bilemiyorum... Hiçbir şey bilmiyorum. Gün değişiyor sert rüzgarlara karşı koştuğumuz sahilden başa almal istiyorum her şeyi.



Gözyaşları, sesler, çıkarsızlık içinde neyi yapacağımı bilmiyorum. Önce ve sonra karışıyori elim ayağım birbirine düşman. Halsizleşiyorum ama güçlü olmalıyım diyorum kendime, gücüm sadece bana yetiyor ve anlatamıyorum... Ben de ağlamak istiyorum haykırmak saatlerce. Ben de tükenmişliğin eşiğindeyim görünmeyen bu. Bende de bitiyor bir şeyler zaman ilerledikçe. Kabus... Karanlık oda garip konuşmaları, çarenin dört bir yana saldırdığı anlar. Hiçbir şey bulunamıyor. Düzenleyemiyoruz, dağınığız ve çoktan beri dağıldık. Ya kendine gelmezse, bir fırtına çıkıyor ve bedenimi içine alıyor savruluyorum... Çarpıyorum bir yerlere, çürüdükçe çürüyor etim, düşüyorum düştükçe. Bir şeyler ayakta tutuyor, ayaktayım ama çoktan yıkıldım. Çoktan...



Son harfi olmuşum alfabenin. X ve Y oturmuş beni beklemeden bu üç bilinmeyenli denkleme. Meğer benim için kurulmuş Z (!)

4 Ara 2012

Buluşma var dediler Geldik!..








Aynen de bu başlıktaki gibi gerçekleşti olaylar. İstanbul'da gerçekleştirilen buluşmanın yazılarını okudukça içimizdeki kıskançlık hamurları kabardı da kabarmadı değil hani. Bi çekememezliliktir, hatta Werther'e eşlik edip tüm kepçük ağzımı açtım amma velakin kendimi o yazıları iç çekerek okurken buldum kendimi. Veee şimdi sıra onlarda. Azmettik ve o bize ilham ateşini veren buluşmanın neredeyse üstünden 1 ay geçmeden İzmir'de geleneksele dökülecek buluşmaların ilkini yapmış bulunmaktayız. Hemide pek anlamlı bir günde yapılmıştır bu buluşma lütfen bu konuyu da atlamalayım 1 Aralık Dünya Aids Gününe yaraşır bir buluşma yapmak da ayrı bir gurur kaynağı...


Condomlarıma iyi bakın :)
Lafı başlangıçta uzatmadan hemen o güne getirmek istiyorum konuyu. günlerce gözlerimizi ve parmaklarımızı helak edip twitterda oluşturduğumuz sinerjinin bu akşam canlısını görecek olmanın bir heyecanı ve merakıyla hazırlanmaya başladım. Bi baktım erkenden giyindim ve hazır oldum ee ben ne yapcam şimdi diye düşünürken twitter sinerjisinin kahramanlarından Günışığı'ma mesaj edip biz buluşsak mı buluşma saatinden önce filan diye sevimli kedi sürtünmesiyle konuya girdim ve ikna ettim.

Evden çıkıp günün anlam ve önemi için prezarvatif aldım tüm bloggercağızlarıma. Onlara bir şey olmasın daha yeni tanışacağız diyerekten. Alsancak'a vardığımda azcuk kitapçılarda dolandım ve Günışığımı bekledim. Geldiğinde ise yavrum heç Defne'ye gitmemiş, tuttuğum gibi kolundan  oturttum köşede bir yere bir şeyler içtik tebi o arada ben susarmıyım. Oracıkta meşrubatlar eşliğinde nerden geldi nereye gidiyor neler yapıyor tüm suallerimin cevaplarını tek tek aldım :) Biz konuşurken yan masaya gelen biricik Sineeümü gördüm ve anında mod değiştirip mahalle adabına kayıverdim masadan masaya konuştuk. Defnede de bir sürü anlatılacak şey var ama oradan kalkıp mekana geçtiğimizde ise garsona bizim reze.. dememle üst katta demesi bir oldu. Neyse yönlendirmeyle merdivenleri çıkarken masada BiGay ve NotDefteri m otururlarken gördük. Hemen kaynaşıp masaya oturduk ve diğer katılımcıları beklemeye koyulduk. Arada git geller olmasına rağmen total olarak 10 kişi bir araya getirecek bir buluşma tertip ettik mi ettik ;) Ve şimdi aklımda kaldığınca ve dilim döndüğünce size o buluşmadaki dürbünüme davet ediyorum...

Günışığı; beni kırmayıp koşuşturarak erken buluşma davetimi kırmadığı için burada 70 melyonun huzurunda tişkürlerimi yolluyorum en esasından. twitterda oluşturduğumuz sinerjiyi buluştuğumuzda da anında yakaladık ve pointimde yükselerek ona sarıldım. Çünkü adamla aranmızdaki boy farkı karışlarla hesaplanamaz. Dans konusundan benden kat ve kat deneyimli beni tecrübesiyle döver bir kişilik kendisi. Twitterdaki muhabbetlere neden geç kaldığını ne işLERle uğraştığını duyunca hak verdim ki katılması bile mucize. Sineeümle ilk tanışma fırsatını yakalayan kendisi oldu ve hatta buluşmaya davet edilmesini de istedi. Siz düşünün benim sinekteki etki aurasını :) Evimin oğlanından söylemeye fırsat kalmadı ama ayakkabılarını ben de pek sevdim şekerr.. Sanki twitterdan öncede tanışıyormuşuz gibi hemen kaynaşıverdik pek sevdim kendisini ve sıcak kanını.. Bana göre akşamın sıcak kanlısıydı diyebilirim tebiki benden sonra :)

Not Defteri'ne gelicek olursam eğer siz onun twitterda 2612648412 salisede bir attığı tweetlere bakmayın, masada şeker (yazılı olarak bu kadar mozaikleyebiliyorum) içme ve arada katıldığı muhabbet dışında pek sesini duyamadığım bloggerdır kendisi. Buluşmaya daha çok onun ses tonunu merak ederek gelmiştim aslında, çünkü görüntüsünü hayal dünyamda tamamladığımdan pek farklı bulmadım. Yaptığım kulak misafirlikleriyle Günışığıyla dedikodudayken ucundan duydum bir şeyler. Ama kıyamam arada Günışığı ile aramda laf taşıma görevini üstlendi ağır işitme sorunumdan ötürü. Buradan da teşekkürlerimi iletirim kendisine. Akşamın sen sus gözlerin konuşsunuydu benim için.

Leithycat : Fazla kalamamasına rağmen twitterda arada laf atmalarımın sayesinde minik bir sinerji oluşturduğumuzu düşünüyorum. Saç rengini pek sevdim. Dershaneden çıktığı ve ders çalışması gerektiği halde buluşmaya katılmaktan geri kalmadığı için pek sevindim.Buradan belli sebeplerle katılamayan arkadaşlarımıza örnek olması için belirtmek istedim (hıh). Haftada bir kaç kez okuluma gelip ders filan alıyormuş ve haberleşip buluşmak için sözleştik. Ben bu sözleşmeleri unutmam haberlerini bekliyorum ona göre cınım.. Kediciğim senin paspal koşuşturma halin buysa özenli halini merak ediyorum, hoş kızsın vesselam. Akşamın en yoğun koşuşturan bloggerı denilebilir kendisi için.

Canka Kuir : Aralıksız ve heyecanlı sohbetimiz tek okul ve dersler konusunda oldu. Meğersem ortak ne çok platformda bulunuyormuşuz. Bir buluşmaya kalmış iş yani o derece. Benden yaşça büyük olmasına rağmen yan yana koysanız küçültüp cebime koyarım yani. Cınım telefonunu almayı unuttum diğer buluşmalardan haber alabilmek adına. Yan yana oturmamıza rağmen ortak noktalar dışında pek konuşma fırsatımın olmadığı kişi o yüzden kendisini buluşmanın ama ben ilk girdiğim ortamda ben pek konuşamamkisi ilan ediyorum.

Evimin Ovlanı : Kendisiyle önceden bir minik çapta  en spontanesinden bir buluşma düzenlemiştik. Oradan neler yaptığını filan bilirim. bu buluşma için treni kaçırıp ottübüsle seyyar market amcayla seyahet edip yanımıza atmış kendisini. Askere gittiğini öğrenince pek şaşırdım, oradaki yaşadıklarını dile getirince hele imrenmedim değil. Masaya gelir gelmez bana sen bi yahuşuklu mu olmuşsun diyerekten hemen sarılıp mıncırasımın geldiği bloggerdır. Arada boşalan yerlere pinekleyerek yadına düştüğüm zamanlarda özel konuşma fırsatı buldum. Özlemişim kendisini. Buluşmada yaptığımız planları uygulamaya dökücez yakın zamanda umarım. Haberlerimi bekle cınım... Masanın o anılarından sonra benim için koğuş gülüydü.

Chal Chene:  Yahu ben seninle heç konuşamadım kııı... Tek tek konsomasyona çıktığımda yanına oturdum ama sen telefonunla ilgileniyordun şeker pek sohbet gelişemedi aramızda. Aklında nerelerin hayalini kuruyordun bilemiciim ama arada mola verip yanımıza uğruyordun.. Evoğlanımın tanıtıcı mesajlarıyla hakkında fikir edinebildik. Bir dahaki buluşmada böyle istemiim ona göre. Amma velakin masaya döndüğün zamanlarda garson görmesin diye masada kimsenin almadığı condomu gizleyici tavrın artı puan aldı hadi yine iyisin. Gecenin arkamızı toplayanısın benim nezdimde..

BiGay: Masaya geldiğimizde hala telefonda kişi davet etme çabasındaydı. Neredeyse tüm bloggerların ortak noktası gibiydi. Herkesle bir buluşması ya da bir  tanışma anısı vardı. Gerçi kendisini daha önceden tanıyan bilen birisi olaraktan pek bir değişiklik görmedim kendisinde yine aynı bigaydi işte. Yalnızca fularını sevdiğimi söyleyebilirm. İşyerinden sanırım baya önce bir izin almış ki özenle hazırlanabilmiş. Özenine sağlık deyip gecenin ortak dilimi ilan ediyorum kendisini.

Homorexia ve biricik Şey'si İçinizdeki Gay: Buluşmadan buluşmaya koşuşturmalarına hayran olduğum namlarını İstanbul buluşmasından duyduğum bir çift. Masanın tek çifti ve tek dip dibeleri. Duygusallık yok ıı ıım.. Çok yakışıyorsunuz biribirinize iyilik temenni ediyorum adınıza. Fazla göz göze gelip gözlerimin gazabına uğramanızı pek istemediğimden mütevellit pek sohbet oluşturamadık aramızda. Ama sonradan çağırdığınız kadın arkadaşınızla ortak bölümümüz sayesinde yaptığımız sohbet ile sizinle de konuşmuş oldum. Ama içinizdeki gay masada şey olarak tanıtılmanın verdiği mahsunlukla bir sus pus kaldı.. Bu arada hala o barbekü soslu rufflesları çekinmeden mideye götürmesine alınmadım değil :( Buluşmanın yegane çifti denilebilir bu ikiliye.

Sineeeümm: Hayatımın kadınıdır kendisi. Sıkışık anlarımın balonu, düşkün zamanlarımın kirkosudur. Neşe pıtırcığım, ağzı ve göğsü heç kapanmayan dişimdir. Akşam ordan oraya koştururken birden ardımda bitivermiş buldum kendisini. Denize düşmüşlüğümden mütevellit onu göremedim ilk zamanlar, fekat gördüğümde o durumdayken deniz kızına sarılırmış gibi kucakladım hoop masaya kadar kucağımda taşıdım. Yan yana gelince farklı bir amorf çıkıyor sanki içimden. Yaşadıklarımız, başımıza gelenler o kadar ortak ki gözlerimden anlıyor beni. Kendimi keşfederken hep olmasını temenni ettiğim ablam oldu benim. Hayatımda kaybetmek istemeyeceğim neşe şelalem. Hep yağasın üzerime, çevreme emi sen. Buradan bir kez daha söylemek istiyorum Seni Seviyoreeem <3 Benim için her şeysin ama buluşma için iyiki geldinisin.



Buluşmaya katılamayan arkideşlerimi de yad etmek isterim. Umut Tanem ve Van Görlüm buluşmaya çeşitli son dakika gelemeyeceklerini öğrendiğim bloggerlardı. Pek bir hüzünlendim. Vangörlümü özlemiştim ne zamandir görmüyordum bi kez daha sarılmak kısmet olur mu diye hayıflanırken bu buluşma umut olmuştu bana ama katılamayacağını duyduğumda umuttan yaptığım yelkenlerim bi taraflarıma girdi. Bir dahaki düzenlenecek buluşmada evin girişine "cenazeye gitti" diye tabela koymayı unutma. Birdahaki buluşmada aynı hazin sonu yaşamak istemiyorum. Umuttanemi de pek merak ediyorduk masacak ama katılamadı kendisi, bizi yalnız kodu kafe köşelerinde.


Oyhh sonunda bu satırları da görebildim yaa.. o kadar çok şey içimde kaldı ki parmaklarıma gem vurdum zorladım kendimi kısa kesmek için. Bu buluşmaya dair nice anlatılacak ayrıntılar var. En kısa zamanda yenisini planlayıp hatta benim için plana bile gerek yok spontaneler şahı olarak çıkıp çıkıp buluşalım derim ben.

Masada çok isimleri geçti diye ekleyesim geldi
Dip Not:  Eğer unuttuğum bir şeyler olursa, ya da sürç-ü lisan ettiğim noktalar için tek tek şimdiden özürlerimi dilerim. Tecrübesizliğime verin abilerim ablalarım.. Hepinizi kocaman öptüüm.. :*

2 Ara 2012

Yok



Yokluğun dilsiz.
Yokluğun sağır cehalet.
Yokluğun acıdan hamile bir ucube
Bu etimi acıtan;
Bu cümlelerimi ağzımda parçalayan kızıl saçlı fahişe
Yokluğun;
Kasıklarından çarmıha gerilmiş ağdasız bir genç kız!
ve zaman, bir küfür gibi
bir tecavüz gibi saygısız...
Yokluğundur aklıma tüküren cinnetim.
Yokluğundur omuzlarımda bekleyen şizofren meleğim
Beni içimdeki deliye ihbar eden sevgilim.
Yokluğun;
damarlarımdaki kan göç eden barbar tadında bir kavim.
Anladım.
Kaderim.
Denizin mavide, gecenin siyahta durması gibi
Yokluğun, beni anlamlandıran anlamsızlığım...
Yokluğun en makul olasıksızlığım...
Muhtaçlığım.
Mecburiyetim.
Bir gülün en güzel kırmızıya yakışması gibi.


30 Kas 2012

Yağmur






Yağmur çiseliyor.
Yağmur.
Ürkek.
Durgun...
Ardım sıra gelen gölgem
Bomboş ve karanlık yol boyu.
Ben sadece bir çift kundura sesiyim.
Dünya üzerinde bir çok değere sahibim belki ama.
O sokak için ben sadece, yağmur altında bir çift ayak sesiyim.
Islak dudaklar...
Islak saçlar...
Sırılsıklam belki ortalık.
Gece sırılsıklam olmuş bugün.
Gözlerimde yağmur çiseliyor inceden.
Yağmur.
Ürkek.
Sessiz.
Tenha.
Yalnız.
Ve yağmur çiseliyor
Durmaksızın.
Dört bucak yürüyesim geliyor biraz daha faza sigara ihtimaliyle.
Bir ihtimale komşu olarak
DEvamlı
Durmaksızın
Köhne aşkların gölgesinde yürümek.
Gökyüzüne selam vermek
Ya da yıldızlara.
Evrenin göz kırpışını yakalamak için.
Yağmura göz kırpman gerekiyor.
Ve sonra bulutların perdelediğini görüyorsun.. İnce bir sis perdesi.
Derinlikle aranda
Ve yağmurum...
Aramızda bulutlardan çok daha fazlası var.
Ve yağmurum
Sana yağmurum dediğim günden itibaren
Bana sonbahar hiç gelmeyecek.
Sen yağmursan benim nazarımda
Ziyaretin hep yaz yağmurları kadar sürecek.
Bilakis aptal ıslatanından.
Islanan tek kişi olarak
Selam söyleyeceğim sana.. Islak ıslak...
Yollar yalnız.
Kaldırımlar.
Yokuşlar.
Yalnız hepsi.
Hepsi ıslak.
Hepsi soğuk.
Hepsi ufalanmış bir yerlerden.
Üç beş toprak kaymakta sağdan soldan, dağ yamacından aşağıya.
Bir sigara filizlenmekte dudağımın sağ alt köşesinden bu yana.
Usul usul yaklaşan bir kor alev bana doğru.
Ciğerimin ta dibine işleyen sıcak soluk.
Dudaklarımdan geçen o tül perdesi.
Dilimin üzerinde gezen dumanın ince hazzı.
Bir saniyelik geri ödeme gibi üfürüşler.
Soluk alışlar.
Verişler.
Hızlanmalar.
Yağmur ağırdan alıyor bu kez.
Eşlik eder gibi sanki.
Gölgemle tanıştırıyorum onu.
İkisi de takip ediyor beni.
Ve yağmurum
Bitti sanırım.
Sabah olmak üzere.
Veyahut olmuştur belki çoktan.
Güneş çıkınca yok olur yağmurlar.
Güneş gelince gelen yağmurlar, zaten iktidarsız.
Geriye bir tek soru kalıyor sanki.
Yağmurum!
Söyle ki gidişini mecbur bırakacak güneş kim?
Veyahut; yaz yağmuruydun da sıcaktan mı şikayetlendik?

20 Kas 2012

Babe Bean



Bugün günlerden 20 Kasım Dünya Transgender Günü olduğundan mütevellit okuduğum trans deneyimlerin anlatıldığı kitaptan örnekler paylaşmak için bu yazıyı kaleme almak istedim.


Öncelikle bilinen ilk trans erkek deneyimini paylaşmak isterim. Bu deneyime her ne kadar trans desek de bir ameliyat söz konusu değildir, aklınızda öyle bir olay canlanıyorsa ondan kurtulun ve anlatacaklarıma odaklanın. Gerçi ameliyat şart mı değil mi orası da ayrı bir konu ki trans deneyim kitabına bu örneği aldıklarına göre öyle bir zorunluluğun olmadığını gösterir. Çünkü sözlüklerde de geçtiği gibi trans kendinden geçme, içinde bulunduğu ortamdan sıyrılma, kısacası ruhla ilgili anlamları varken neden dışsal bir şeyler beklenilsin ki. O yüzden bu ilk trans erkek deneyiminde de öyle bir zorunluluktan sıyrılma vardır.

Bu ilk deneyimin ismi Jack Bee Garland' dır. Nam-ı diğer Babe Bean. Bu kahramanımız cinsiyet, sınıf ve coğrafya sınırlarını aşan, pek çok cephede öncü biriydi. 1869'da San Fransisco'da doğmuştur. Babası üst rütbeli bir subaydır.Ailesinin zoruyla rahibe okuluna gider, ama akrabasıyla evlenip o okuldan kurtulur. Evliliğini de hemen bitirir.Okuldan ayrıldığında erkek kıyafetleri giymeye başlar ve bir çok yerde değişik işler yapmıştır.California'da erkek kılığına giridği için tutuklanır. Bu durumdan dilsiz olduğunu söyleyerek gerçek adını bir kağıda Babe Bean olarak yazar. Sonrasında erkek kıyafeti giyme özgürlüğünden yararlanmak isteyen bir kadın örgütünün direnişleri sonucunda serbest bırakılır.Ailesinden uzakta tekne-evde yaşamaya başlar ve bir yandan da The Stockton Evening Mail'de gazete muhabiri olarak işe alınır. Bu pozisyon sayesinde cinsiyeti daha fazla merak konusu olmaya başlamıştır. Basın "gizemli kız-oğlan, erkek-kadın" gibi yaftalar arayışına sokmuştur kendisini.(çok gerekliymiş gibisine)Amerika-İspanya savaşlarının olduğu dönemlerde Filipinlere gider.Oradayken biyolojik olarak kadın olduğunu gizleyemez her ne kadar erkek takma isimlerini kullansa da. Ama bir şekilde orada yeni işler bulur tercümanlık filan yaparak geçimini sağlar.Askerlik hizmeti hakkında ise net bir bilgi bulunmamakta. Garland'a genelde butch lezbiyen gözüyle bakılmaktaydı, ama Garlan'ın görünürde kadınlara karşı romantik bir ilgisi olmamıştır. Erkeklerle arkadaşlık etmeyi tercih etmiştir, hatta bazı görüşlerinde ileri giderek kadınların oy kullanma hakkına karşı çıkmıştır. Filipinlerden tekrar San Fransisco'ya geri döner. Yine erkek kıyafeti giymeye devam eder1906 Depreminde Kızıl Haç'a katılarak hemşirelik görevinde bulunmuştur. Bu zamanlarda erkek olarak görünmek için ayrı çaba göstermiştir. 30 yıl evsiz erkeklere hizmet eden bir kurumda çalışmıştır. Bu demek olmasın ki Garland'ın homoerotik bir ilişkisi olmuştur. Aksine kahramanımızın o tarz ilişkilerine dair bir delil yoktur. 1936'da ülserden vefat ettiğinde biyolojik kimliği otopsi ile açıklanır. Ölümünün ardından her erkek sayıan bir kadın hem de bir trans-erkek olarak değerlendirilmiştir.

1970'lerin sonlarında The San Fransisco G&L Project onun hakkındaki bir slayt gösterisinde kendini kadın olarak tanımlayan ve erkeklerin erişebildiği fırsatlara sahip olabilmek adına kılık değiştiren butch kadınlar geleneğine sokmuştur. Ama 1990 yılında çıkan From Female to Male(FTM) adlı kitapta Garland'ın trans erkek ayrıca muhtemelen gey olduğunu iddia edilmiştir.
Onun bir erkek gibi yaşamak istemesinin sebepleri yalnızca topluun kadınlardan beklediği giyinme şeklinden duyduğu hoşnutsuzluktan daha karmaşıktır!
Bu hikayede kimliklerin zaman içerisinde anlaşılmasının nasıl değişimler gösterdiğini görürüz.Bugünkü bakışımızla Garland'ın kendini nasıl tanımlayacağını kestirmek imkansızdır... Gerekli mi diye sorarsanız cevabım belli.

Dipnot: Yazının başında  örnekler paylaşacağım diye giriş yapmıştım, fakat gördüm ki tek örnek verirken bile ayrıntıları atlayamamamdan ötürü uzatıverdim. Bu durumu görünce de diğer ilgimi çeken örnek veya örnekleri diğer postlarımda sizinle paylaşmayı düşünüyorum. O yüzden şimdilik bu örnek günün anlam ve önemine değinemk istedim.

Dipnot: Başta Türkiye'deki öldürülen, hakarete uğrayan, evleri mühürlenen, kış mevsiminde sokakta kıyafetlerini dahi almalarına izin verilmeden bırakılan (vs.) trans arkadaşlarımızın günlerini kutlarım ve nefret cinayeti kurbanlarını da bu yazı vasıtasıyla anmak isterim.


15 Kas 2012

Bu Beden ne Çarpışmalar Gördü...


müzik dinlerken sahip olduğumu sandığım beden

Bugün, tek amacı kulağındaki müziğin verdiği ahankle yürümek isteyen bu beden 3 defa trafik kazasına olay mahalindeyken denk geldi. ve bu ahenkle yürüyen bedenin sıradan bir bedenden farklı olduğu düşüncesine kaptırdı kendisini. Cazibe benim bedenimde müzik dinlerken ortaya çıkıyor sanırsam.

İlk rastgeldiğimi anlatacak olursam, arkadaşlarımla sabahki derse doğru giderken kampüs girişinden içeri girmeye çalışan bir motosikletli gencin koskaca kapıdan geçemeyip kapının direğine girmesi hafifi güldürücü ve düşündürücü bir durumdu. Tam o esnada çünkü ben de kapıdan geçiyordum ve onun geçmesi için yol vermiştim (aksi gerekirken) sanırım sabahları ayrı bir düşünceli, mülayim veya eblek olabiliyorum.Çocuk bu nezaketimi odunsal bir kabul edişle kapıdan geçerken bana kafasındaki kaskını sallayarak "teşekkür etti" ve o anda direğe girmesi bir oldu. Kapıdan geçen arkadaşlarım olayı görünce arkalarını döndüler ve çocukla manidar bakışmamıza tanık oldular. İlk tepkileri de saat dilimi ayırtetmeden kenafirliğini gerçekleştiriyorsun oldu. Tamam gözlerimin bu tarz marifetlerine çok defa şahit oldum, ama bu bedenin hiç mi katkısı yok bu olaylarda. Çünkü kapıdan geçmesini beklerken çarpılar direğin karşısındaki direğe dayanıp bekliyordum. Sabah uyuşukluğumla sanırım oto showroomlarındaki avrat moduna girmiş olabilirm direği görünce, hatırlamıyorum o anın şokuyla şuan. Neyse çocukla manidar (sen sus gözlerin konuşsun  modu) bakışmadan sonra kolay gelsin cınım deyip olay mahalinden etkileyici bedenimi uzaklaştırdım(yersen). Arkadaşlarıma arkadan yetiştikten sonra onların kenafirliğim, uğursuzluğum, şom ağızlılığım temalı bir kaç söylemini dinledim ve güne böyle bir olayla başlamanın şokuyla derse girdik. Aklımda çocuk o direğe nasıl çarpmayı becerebilir sorusuyla tabiki derste not tutamadım. Çıkışta tutan arkadaştan fotokopi istemeyi de eksik etmedim çalışkan olma isteğini içinde barındıran bir öğrenci olarak.




Kampüste geçirdiğim zaman zarfında yavaşla başka konuların araya girmesiyle, fotokopi koşturmasıyla ve abimle son dakika planlanan bir buluşmayla aklımdaki o malum sorudan uzaklaştım. Ta ki buluşmanın bitip eve dönüş yolunda iki tane daha kazaya şahit olana kadar. Şimdi de bu bedenin diğer verdiği hasarlara gelicek olursak.


İkinci vakamda aslında pek bana yer yoktu.  Trafik kurallarını pek bilmem lise geçmişimde tek kötü dersim trafikti diyebilirm. Bir türlü ezberleyemedim levhaları, ki ezberi kuvvetli bir öğrenciydim. Tek bildiğim erkek figürünün kullanıldığı yaya ve okul geçidi tabelalarıdır. Yani trafikte sadece karşıdan karşıya geçme hakkında fikre sahibim net olarak. İlgi alanı ya da algıda seçicilik ne derseniz artık kabulüm...Ama az çok hafızamda kalan bilgilerimle ikinci şahit olduğum kazada suçlu taraf yan koltuğunda çirkin kara kuru bir kız olan haşin Türk trafik delikanlısındaydı. Çünkü ara yolda olmasına rağmen caddeden geçen üstü uzun çubuklar yüklü kamyonete yol vermedi ve şoför kapısına geçirdi. Burada benim etkim ne diye soracak olursanız. Çarpmanın etkisiyle ani fren yapan kamyonetin üstündeki o 4 5 metrelik paketli çubuklar frenin etkisiyle kamyonetin önüne boylu boyunca uzanarak ahenkli düşüşünü ayaklarımın ucunda tamamladı. Bana doğru gelen uzun çubuklardan ürkmeyle geri doğru narin bir ceylan gibi sekmem bir oldu. Yeri gelmişken ani gelişen durumlarda reflekslerimin zamanlaması beni pek çok durumdan kurtarmıştır. Neyse ki kavga çıkıcağını umduğum bu kazada laf dalaşı ve kedi misali kabaran suçunu kabul etmeyen erkek bedenleri görülmedi. bunda o çırpı bacaklı ve kesinlikle dırdır yaparak dalyan gibi delikanlı şoförcüğümün dikkatini dağıtıp kazaya sebebiyet veren kadın ırkının bet suratlı nişanesinin olay yerinde dolanmasındandır. Ahh ahh ben olsaydım o karı bozuntusunun yerinde böyle kaza yapardı o gay olmamın yegane sebebi olan şoförcüğüm... Onun için tabelaları, tüm kuralları hatta sağımı solumu öğrenip kokpit pilotluğu bile yapardım ona. ama nerde tahtaya am çakıp satılan kadın misali o kara kuruyu yanına alırsan olacağı budur diye uzun bir içsel söylenmeden sonra daha fazla kaptırıp kendimi ah bir şey oldu mu caanım diye şoförcüğümün yanına koşmadan naçizane bedenimi olay mahalinden uzaklaştırdım.



Bu ikinci olaydaki kazanın, ani frenle ayak ucuma secde eden uzun çubukların ve yakışıklı dalyan şoförümün etkisinden kurtulamadan evime iki adım kala son kazama tanık oldum. Bu seferki nasıl gerçekleşti hemen kısaca ona odaklayayım sizi isterseniz. Çünkü uzatacak bir konu yok bu vakada sebebi dalyan diyebileceğim şoför profilinde kimse yok. Bu sefer minik çapta trafik canavarı olanların cinsiyetleri kadındı. Peki bunda benim payım ne olabilir az düşünün bi. Şaka şaka hemen anlatıyore. Kulağımdaki gay tınılarıyla sek sek sekerek çaydan geçerek edasıyla iki partlı olan evime gideceğim bir caddedeyken tek partı geçip diğerine geldiğimde kadın şoförü olan bir cip geliyordu ne hızlı ne de yavaş diyebileceğim bir yaklaşmayla. Sanırım bu hıza kadın şoför hızı diyebiliriz. Kulağımdaki tıptısla yerimde bekleyemeyip karşıya geçmeye yeltendim minik adımlarımla, ama sonrasında bu yaklaşmadan emin olamayıp geri çekildim. Böyle bir arabanın şoförü erkek olsaydı bu bana çarpabilir deyip hiç geri çekilme eğilimi göstermeden yola atabilirdim kendimi. Hatta arkasına bakmadan gaza basacağı ihtimaline karşın kucaklayıp beni hastaneye götürme ümidiyle içimi doldurup ayakla değil bacaktan girerdim yola. Lakin hayat her zaman istediğimizi vermiyor işte bize... Bu git-gelden kafası karışan dişi ırkın en kararsız ferdi de ne halt yiyeceğini bilemedi. Cem Yılmaz'ın da dediği gibi altındaki arabaya hakkını vermeyen gereksiz bir dur-kalk yaparak yolun boşalıp çıkış sırasının kendisine geleceğini sanan bisikletli ergenimizin kendisine bodoslama dalışına neden oldu. Bugünkü şahit olduğum kazaların verdiği tecrübeyle en absürdü olan bu kazaya mimiklerim tepkisiz kalamadı ve sert çıkışlı kahkahayla karşılık verdim o " ne oldu ayol " diye bakışlara. Sonradan bu veridğim tepkinin pek etik bir davranış olmadığını düşünerekten ağzımı kapatıp sessiz gülüşüme devam ettim ve apartmanımın kapısına geldim. Böylelikle kazalar açısından bol olan günü evime girerek sonlandırmış oldum.


Bu yazıyı yazarken farkettim de benim gibi meraklı bir kişilik nasıl oldu da bu şahit olduğu kazaların sonrasında ne olacak diye saatlerce ayakta kıpırdamadan ve göz kırpmadan meraklı kalabalığı oynamadı. Şaşırdım kendime şu an. Sanırım hepsinde bedenimdeki suçluluk duygusunun verdiği atik ve sinsi uzaklaşmayla olay mahalinden ardıma bakmadan gidişimden dolayıdır diye düşünüyorum. Bir dipnot olarak da bunu belirtmek istedim.
biliyorum temayla alakasız ama tatlı son olsun diye eklemek istedim :)

14 Kas 2012

Sahipsiz Seranad



Şu sıralar tanınan metal, rock ve alternatif grupların albümlerinde yer etmiş slov parçalarına takılmış durumdayım.

Özellikle Pentagram'ın şu şarkısına fena sarmış vaziyetteyim okula giderken muhakkak 2 kere dinlerim. Öyle güzel derin sözleri var ki. Onun sözlerine gelmeden size azcık diğer grupların slov parçalarını paylaşmak isterim. Dev bir albüm serisine sahip olan yakın zamanda İzmir'e konsere de gelen Scorpions'dan başlarsak. Benim sevdiğim yegane şarkıları bence bu şarkıdır. Geceleri dinleyip uyuduğum zamanlarım olmadı değil. Eşliğinde yazılar yazdığım loş sabahlamalarım olmuştur. Daha bir sürü şarkısını sayabilirm, ama bıkmadan dinlediğim diye düşündüğümde bu şarkının yeri ayrıdır bende. Scorpions etkisinden çıkarsak sırayı ergenliğimin tavan yaptığı zamanlardaki kulak misafirim olan Metallica'ya getirmek istiyorum. bu sözü bitirebileceğimden emin değilim ama başladık artık deyip müziklere geçmek istiyorum. Metallica'yı ilk bu şarkıdan dinleyen arkadaşlarım grubu klasik yabancı slov şarkılar yapanlar diye ötelemişti. Halbuki bilse bu o grubun şöhretli slov şarkılarından. Ve ben bu şarkıyı saygı duruşu gibi kıpırdamadan  her sözü ve tınısını sindirircesine dinlerim. Bu şarkının etkisinden sıyrıldığım zamanlarda şu ve şu şarkı da dinlettirirler kendilerini defalarca. Aslında Metallica'nın tüm şarkılarını albümlerini dinleyebilmişliğim, böyle bir zevkim de vardır hani. Severim kendilerini ilerleyen yaşına rağmen solisti James'teki karizma filan dinlettirir kendisini bana. Dinlediğim diğer kült slov parçasına geçmek gerekirse ismini anacağım grup Guns N'Roses olur. Severek dinlediğim eski gruplardandır. Şarkısını ise buradan dinleyebilirsiniz. Iron Maiden'den slov inci olarak şu şarkıyı severek dinlemekteyim şu aralar. Bir zamanlar Girlfrend diye eğlenceli klibi olan Avril Lavigne'yi de dinlemişliğim vardır. Bu şarkıcının da güzel dinlenilesi Alice Harikalar Diyarında soundtracki vardır. Artı olarak baba slovu olan şu şarkıya ve klibine bittiğimi söylemeden geçemem. Baba demişken hazır aklıma gelen esas babayı takdim etmek isterim. Pink Floyd. Bu grup harbi ilahtır. Benim için ilah şarkısı ise acıklı bir anısı olan bu şarkıdır.Babalara giriş yapmışken Led Zeplin ve Aerosmith'ten bahsetmeden geçemezdim elbette. Led Zeplin klasiği olan şu şarkıyı duymayan var mıdır bilmiyorum, en azından tınısı bir yerden tanıdık gelir diye düşünüyorum. Aerosmith'in şu şarkısı da tanıdık tınılardandır. Diğer bir baba da R.E.M'dir.Onu tanımamızı sağlayan ve ilahlaştıran şarkı olarak düşündüğüm şu şarkısı da sağlam slovlardandır. Alternatif bir grup olan Paramore'un da güzel bir slovunu dinlerim arada. Alacakaranlık serisinin ilk filminin soundtrackliğini yapmış bu şarkı grubun dinlenilmesi gereken bir parçasıdır diye düşünüyorum.
Lise sonda farkına vardığım ve hala playlistimden eksik etmediğim kült slovlarımdan bu şarkı da biricik Gwen Stefani'nin grubu No Doubt'tan başkasının değildir elbette. bir de sadece klibini ve şarkısını sevdiğim hakkında bilgim olmayan Hoobastank grubu var. Tanımam etmem ama şu şarkısını severek dinlerim şahsen. Evanescence'yi unutup bu sonlara kadar sarkıttığıma inanamıyorum. halbuki taptığım iki tane benim için dev gibi şarkıları yer etmiştir benim hayatımda. biri benim için de ölümsüz olan ve sevgilimin deyimiyle karanlığı içinde barındıran bu şarkısıdır. The Cranberries ve The Eagles'in eskilerden günümüze kadar hala sağlam duracak şekilde gelen muhteşem slov şarkıları da kişiyi uzaklaştırmayı hala becerebilmektedir. Muhteşem şarkısına eşlik ettiği muhteşem klibiyle Cranberries'in bu şarkısı hala canlılığını korur benim için. Dünya çapında kült olan Eagles şu şarkısını bilmiyen duymayan yoktur herhalde. Bu listede çok dinlemesem de Coldplay de olsun istedim. nadir dinlediğim şarkısı benim için sadece bu şarkıdan ibarettir. Yine böyle sadece tek şarkısını severek dinlediğim. hatta ilk önce coverını sonra orijinaline ulaştığım bir şarkıdır kendisi. Radiohead'in bu şarkısı bildiğim tek şarkısıdır ayrıca. Ama Walk of the Earth coverını daha çok severim ne yalan söyliyeyim. Ah acı sivri biberlerim benim Red Hot Chili Peppers'ımın bu şarkısı olmadan bu post tamam olmazdı.

Aslında azcuk da Türk şarkıcıları zikretmeyi planlıyordum bu yazımda ama susmak bilmedi yabancı dinleyen tarafım. baktım  ki fazla uzun olmuş ben de başka bir postta görüşmek dileğiyle ve sizi başta da söylediğim Pentagram'ın o nadide sözleriyle baş başa bırakmak istiyorum.
 
 
 


Sanırsın,dağlarda yol olmaz
Usanırsın,kalbinde güç kalmaz
Uzanırsın,oooof yarın olmaz
Zor günlerin,ardında huzur olmaz ki
Her zaman,umutlar yön bulmaz
Yarın olsa da,beklenen gün olmaz
Sözlerim gerçektir
Yüreğim kardeştir,her zaman
Umudum sonsuzdur
Uğraşım bitmez hiçbir zaman
Geliyor geçiyor hayat
Dönüyor durmuyor dünya
Geliyor geçiyor zaman
Dönüyor durmuyor dünya
Sanırsın,yalnızlık tek dostun
Aldanırsın kaçmakla bitmiyor
Hiçbir zaman, oof yalnızlığın
Sözlerim gerçektir
Yüreğim kardeştir,her zaman
Umudum sonsuzdur
Uğraşım bitmez hiçbir zaman
Geliyor geçiyor hayat
Dönüyor durmuyor dünya
Geliyor geçiyor zaman
Dönüyor durmuyor dünya

Bu dağınık, ama üstünde uğraşılıp düşünülmüş, cümleler arasındaki kopukluklara rağmen buraya kadar sabırla okuyabilen gözlerinize ve özellikle ilginize teşkkür ederim.

Müzik evrenseldir...

Dipnot: Bu post fonda temayı oluşturan şarkı çalarken yazılmıştır. o yüzden gruplar arasındaki geçişler pek orantılı ve sağlam bir cümle yapısıyla olmamıştır. affola...

12 Kas 2012

Kimdik?





gecenin karanlığında köşe başında
avuçlarındaydı başı
eğmişti önüne
kimbilir kaç damla saçmıştı yerlere
o bile sayamamıştır
yüreği kaç parçaydı kimbilir
neydi onu o hale getiren
kimdi gökkuşağından renklerini çalan
bir hikaye bir öykü yoksa bir roman mı acıları
anlatsa biter mi, diner mi ?
hangimiz böyle olmadık ki
hangimiz taşımadık hayatın katran karası izlerini
bırakın renklerimizin çalınmasını
söylesenize hangimiz her gece zifiri karanlığımızda boğulmadık?!
bir romandı hepimizin elindeki
almış başını giden
okumak için hangi köşeleri seçtik kendimize                         
kimimiz içimizdeki kalabalıklarda boğulurken
kaçımız kalabalıklarda aradık kendimizi
ya da akıttığımız gözyaşlarımız yağmurdan daha mı az ıslattı
bu çivisi çıkmış dünyayı.
gülmek için taktığımız mutluluk askılarıydı                 
yanaklarımızı acıtan
gamze dedikleri şeyde onun izleri miydi?
özet geçilir mi hayat
ya da kısaca anlatayım denebilir mi ?
hani herkes mutlu ya kahkahalar atıyor ortalığa;
unutmayın
çok gülen insanlar çok acı çekmiş insanlardır...

9 Kas 2012

Battal Beden Gece


Tam mıncırlamlık değil mi yaa

Geçen akşam minimal gecelerimin aksine battal bir buluşmaya katılıp kendimde farklılık yaratmak istedim. Abimden aldığım duyumla İzmir'deki ayısözlük* yazarları ilk olan bir zirve gerçekleştirceklermiş.


Bunu duyan masum ve minimal ben, "mmm sözlük hee nerde bakim şu sözlük link ver" der ve hemen işine koyulur. Malum ilk adım için 10 entryi giridkten sonra admin tarafından sıcak bir "hoşgeldin" mesajıyla ayı olmadan bir ayı sözlükte yazar oluvermiş buldum kendimi. İlkin verdiği hevesle bir şeyler karaladım başlıkların altına. Tabi zirveye katılacağımı belli eden bir başlığa da yazdım. (kaçar mıı ) Yazar olduktan sonra abiciiğime de bu mutlu haberi verip hani nerde buluşma gitmiyor muyuz diye parlak kafasını şişirmeyle girdim akşamüstüne. Haberleşip planlar yapıldı ayaküstü klozete işerken. Köprünün altında azcuk bekletilmeyle başladım buluşmaya. Sonra ardından aç karnımızı doyurduk bi güzel uzun süredir görüşememenin verdiği gullüm birikimiyle. (toplasan 4 5 gün) ben hemen kalkıp gidelim dedim yemeğimi hazmetmeden hareket edince göbişli minnak bir ayı gibi görünebilyorum da. bearların arasında sırıtmamak için bu kozu kullanmak istedim. Ama tebi yine çirkeflikle oturduk keyif sigarısını bekledik lanet şeyin. benim göbüş de o arada içine kaçtı tebi.


Yemekler yenilip keyif sigarasına eşlik edildikten sonra kalkıp oturulan mekanı bulmaya geldi alsancakta. İlk önce sokağı şaşırıp, o ince uzun hol gibi olan mekanlar arasında zihnimde "hayat bir podyum*" sloganıyla endamımızı gösterdik abimle kol kola. Sokağın bitimiyle yanlış yerlerde dolandığımızı anlayıp seksi bir u dönüşüyle yan sokağa girdik ve uzakta ağır bir masa var. Ahanda bulduk bu ayılar bizim ayılardır diyerek mekana assolistvari sondan girişimizi yaptık.


Masaya yaklaştığımızda abimle şaşkınlığımız tavan yapmıştı, çünkü abimin uzatmalı pembe dizi tadında eski sevgilisi de o sözlükte yazarmış da haberimiz yokmuş hem de buluşmaya gelicekmişmiş de bizim heeç haberimiz yokmuş.Abimle göz göze ilk bakışmamız çok manidardı bu manzara karşısında. bu şoku da atlattıktan sonra minnak cüssemle masada oturacak sığışacak bir köşe bulamadım. Tebi o arada gelen kucak davetlerini namuslu bir gey olarak reddettim. Sonra çirkef bir şekilde sesimi çırtlatarak "garsooonn beeeyy" deyince yanımda biten masanın konseptine uygun ayu bir garson gelince bu akşamın hiç bitmeyeceğini zihnimde tekrar etmeye başlamıştım.



İlk selamlaşmalar biraz zorlayıcı oldu malum göbüşlerden uzanamayan ayucuklara ben bu boyumla uzanmaya çalışınca iyi dansın verdiği esnekliği akşamın başında kullandım. Bizdn önce koyulaşan muhabbete tuvalete giderken dona sıçrayan bok gibi daldık. Nicknameler ile asıl isimler karşılaştırılıp asl'ler alındıktan sonra buluşma masasına girşimiz yapıldı.



Azcık oturduğumuz mekandan bahsedeyim. Alsancakta bilindik pub tarzı bir yerdi, ama diğerlerinden farkı içki fiyatları belli zaman dilimlerine göre inip çıkıyordu. Gözlerim hemen bu iniş-çıkışı gösteren ekrana odaklandı ve bomontide kilitlendi. İndiği anda abime haşin bir dirsek darbesiyle malum garsonu davet etmesini rica ettim ve bomontilerimizi alıp muhabbete katık ettik.
Muhabbet umduğumdan ince başladı. Kişileri süzdüm öncelikle. Portfolyosu geniş bir masaydı. Dövmeci bir abi vardı(amcayla abi arasında gidip geldim) küpelerine bayıldım, her yanından metal sarkıyordu ve dövmelerinin görünen kısımlarını inceledim. Masada yavru bi tane bear vardı. Onunla önceden rastlaşmıştık zaten bir workshopta. Benim gibi kendisi de dansla ilgilenir ve minik bir yerde eğitmenlik bile yapar. Azcık onunla danstan konuştuk, masada gırgır gırla gidiyordu. Bi yandan abime koca bulucaz diye kritik de yapıyoruz. -Size söylemişmiydim bilmiyorum ama geniş zamanlarda işlerimi rahat rahat yapmaktansa kısıtlı zamanda hepsini bir arada yapabilmeyi daha çok severim ben.- Neyse sohbet muhabbet güzel bir kıvamdayken, arada abimin ex sevgilisinin orospulukları muhabbete kramplar soksa da güldürüyordu belaltıyla bizi.



Buluşma mekanın dışındaydı normalde, tabi ben minikliğimin verdiği acıma duygusunu kullanıp. İçeri geçsek olmamı? ben üşüdüm de hem içerdeki müzikle dans da ederik gibi masum pembiş yalanlarla ayarttım tüm ağır topları ve yerlerinden kaldırıp içeride bir masaya geçtik. Mekanın içi bomboş tebi haftaiçi gidersen ne beklersin. Ben mecbur kaldım bu masaya yani. Yapçak bir şey yok zevk almaya bakacaksın ikilem diyip işime koyuldum.Masaya hakim olacak bir tepe nokta bulup oraya narin bir sıçrayışla kondum. Boy avantajı yakaladım. Bu arada oturduğum yerde raftı yani. Alakasız bir yerden muhabbetlere eşlik ederken. Güzel naif espirilerle şenlenen gecede espirilerin yayarak kadınca dile getirilmesi beni bi irite etti. Asla bu tarz muhabbetlere karşı tarafım yoktur ama benim gibi minimal varlıklardan görmeye alışık olduğum bir durum olduğu için bu ayucuklardan abilerden amcalardan görünce bi yadırgamadım desem yalan olur. Ama bir o kadar da çabuk kabullendim hatta şen kahkaham boş mekanı inletmedi değil. O cüsselerin ardında yumuşak bir bedenin ruhu vardı aslında hepsinde. ve bunları onların muhabbetlerine eşlik ederek görmek bana yeni bir tecrübe ve mutluluk kattı. Her ne kadar görüntüye bakarak önyargılı yaklaşmamak için kaçınsam da çevreme karşı. Toplumda bu tarz yargılarla büyümenin verdiği alışılmışlığı kıramadığım konuların olduğunu gördüm kendimde.



Bu bol deneyimli, kahkahalı zirvenin ardından alsancağa indiğimde uğrayacak bir dövmeci dükkanım oldu. Başka bir mağazaya gittiğimde yardım isteyebileceğim özel bir tanıdğım oldu. Verimli bir geceydi her açıdan yani.Buluşma sonlandıktan sonra herkes bir bir döküldü. O dev cüsseleri sarmalayarak vedalaşıp sonraki zirve için sözleştik ve ayrıldık.


Geceyi abiminle eve dönüş yolunda sonlandırdık. Evde 1 haftadır tek olan abimde kalmak için planlamıştık bu geceyi. Buluşmadan sonra ona geçtik ve gecenin kritiğini yaptık. Blog buluşmalarındaki gibi "en"leri seçtik kendi aramızda sonra acaba hangisine toplu mesaj görünümlü gecenin güzelliği hakkında fikirlerimizi barındıran bir mesaj atsak diye düşündük ve o şanslı kişiyi seçtikten sonra mesajımızı yolladık. Ardından mis gibi köpüklü kahveyle bearların etkisinden ayrılan zihinle sevgilimle günü özetleyici konuşmamı yapıp doğru yatış moduna geçtik ve karşılıklı iyi dileklerle sızdık bir güzel...


THE END


I* : http://www.ayisozluk.com/index.php güzel eğlenceli bir sözlük. Ki yeni oluşumda olduğu için tüm yazmak isteyenleri hemen bünyesine alabiliyor.


II* : http://www.vidivodo.com/video/hayat-bir-podyum-orkid-reklami/977855  bu reklamdaki gacılardan neyimiz eksik abimle bizim :)

7 Kas 2012

Bir "Şair Ceketli Çocuk" Doğdu Bugün



Bugün günlerden 7 Kasım.

Çoğumuz için sıradan bir gün elbette, ama bugün aslında 7 yıl önce geçirdiği amansız bir hastalık yüzünden aramızdan ayrılan Şait Ceketli Çocuğun ölüm yıl dönümü. Okuduğum herkes bu çocuktan bahsetmiş bugün. Ben de kişiliğini çalışmalarını ve özellikle şarkılarını sevdiğim bu adamı kronolojik olarak ele almak istedim. Şimdi size azcık bu müzisyen sonra Karadenizli ama hepsinden önce bir devrimciyi anlatmaya çalışacağım...



Kazım Koyuncu 1972 yılında Hopa'nın küçük bir köyünde doğdu ve gönüllere taht kurup hepimizin Şair Ceketli Çocuk'u oldu.


Çocukluğunu üstad diye tanıttığı Kemençeci Yaşar'ın yanında ondan türküler dinleyerek geçirdi. Yaşlılarla konuşmaya bayılan bu çocuk üstadından türküler babaannesinden masallar dinleyerek büyümüş. O zamanlardan belli etmişti kendini bu çocuk, boyuna bakmadan büyüklerle arkadaşlık etme hevesi vardı içinde. Öğretmeniyle arkadaşlık ederdi ilkokul çağlarında. Babasının öğretmenine sorduğu soruya öğretmeninin cevabı durumu gayet açık bir şekilde özetlemiştir. "Kazım çocuk değil adamdır" demiş hoca. Müziğe ilk adımını babasının aldığı mandolinle başlamıştır denilse de aslında tenekeden ve ağaçtan yaptığı enstrümanlarıyla babaannesiyle türkü atışması yaparlardı. Ama babasının aldığı mandolinle ve ondan habersiz mandolin kursuna yazılmasıyla sistematik olarak müzik hayatına atıldı denilebilir. Almanya'daki amcasının ona gitar getirmesiyle de müziğe olan ilgisi pekişmiştir.


Kazım Koyuncu şair olmayı çok isterdi. Gerçekleştiremedi ama hayranlarının ona taktığı isimle az da olsa içindeki ukdeyi dindirebilmiştir. Lise çağında etkilendiği iki tane Fransız şair vardı. Hep onlara özenip şiirler yazmak hevesi taşırdı içinde, ama müziğiyle hepimizin biraz da şair oldu.

Kazım büyüyüp İstanbul Üniversitesi'nde Kamu Yönetimi okumaya başlar. Başlangıçlarda üniversite hayatı sayesinden çok sevdiği müziğe daha da bağlanır, fakat okuduğu bölüm hakkında düşünceleriyle üniversiye hayatı çelişir ve bırakıp çok sevdiği tek tutkusu olan müziğe bağlanır. Bunu da şu sözleriyle dile getirir: 

 “ Çocukluğumdan beri müzikle ilgiliydim. Üniversite müzikle ilgilenmem için iyi bir bahaneydi. 'Politikacı ya da kaymakam mı olacağım, zaten yapmazlar!' deyip üniversiteyi son yılında bıraktım ve tamamen müzikle ilgilenmeye başladım. Başarısız olsaydım ki bir külkedisi hikayesi değil bu ve sebepleri de var, ahlayıp vahlanmayacaktım."
 
İlk müzik çalışmalarını Grup Dinmeyen adı altında yapmıştır. Solist olarak bu politik grupta ilk profesyonel müzik hayatına adımını atmıştır. Tek bir albüm çıkarttıktan sonra grup dağılmak zorunda kalmıştır. Hemen ardından asıl emeli olan rock tınılı Lazca sözlü şarkılar yapabileceği bir grup kurmaktı ve bunu da 1993 yılında gerçekleştirdi. Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) adı altında. Bu grup dünyanın ilk ve tek Lazca müzik grubu olma ismini de taşımaktadır. Kazım bu grupla  Lazcanın unutulmasına, doğayı kirletenlere, Karadeniz otoyoluna karşı açıkça tavır koydu. Bu tavrıyla yakın zamanda üniversite gençleri tarafından listenin başlarına sürüklendi. Bunu da kendi süslü laflarıyla şöyle açıklamıştır :” Üniversitelilerin ilgisi herhalde müzikteki dinamizmden kaynaklıdır. Belki bende gördükleri kendilerine yakınlık. Normal, müzisyenliğim dışında yaşam biçimim. Hayattaki varoluşum. Herhalde öyle bir şey çekiyor. Onları da bana çeken bu.... Hayatı ileriye götüren şey hayallerimiz, hayallerimizi gerçekleştiren şeyler de cesaretlerimiz. Gençken insan cesur olabiliyor. Bu anlamda Üniversiteliler, Liseliler hatta çocuklar... Ben onların hayatlarını çok önemsiyorum. Çünkü hayat oradan yeni bir şekil alabilir." Zaman geçtikçe bu grup yöresel kimliğinden sıyrılıp Karadeniz'in hırçın dalgası gibi kendisini birden İstanbul kıyılarına atmışlardır. Bu grupla çıkardığı bir albümün kapağına babaannesinin fotoğrafını koyarak da müzik hayatındaki ilk temelleri atan, onunla yaptığı sohbetleri ve ısrarlı tüm sorularını cevaplandırmaya çalışan yaşlı kadını yad edip vefasını göstermiştir. Bu albümün bir özelliği de teşekkür yazısı. Yine süslü kelimelerini konuşturan şair ceketini yeni yeni giymeye başlayan bir Kazım var karşımızda.


"Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, arasıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilemesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara- herşeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya."
 


 Böyle hümanist bir görüşe sahip olan bir adamdı Kazım Koyuncu. Her kesimden insana ulaşıp kendilerine onlara kendi bildiği görüş ve dille anlatmak istiyordu sadece. Kazım dediğini yapan bir adamdı derlerdi grup arkadaşları ve bir gün gruptan ayrılacağını söyleyip solo devam etmeye karar vermişti bu hayatında. Tıpkı görüşleri ve yaptıkları gibi tek kalmıştı. Bu tek kalışın veridiği dinginlikle ilk solo albümü olan Viya! yı çıkardı. Bu albümü yapışındaki amacı da teşekkür yazısında dile getirmiştir. Bu albüm onun daha çok çevreci yönünü yansıtmaktadır. Albümde Samsun taraflarında yapılması planlanan sahil yolu projesine tepkisini göstermiştir. Bu proje ile yok olucak yaşamlara, hatıralara ve çocukluklara arka çıkıp haklı direnişini en iyi yaptığı yolla dile getirmiştir. Bu albümünü "sahil yoluna nazik bir tepki" olarak nitelemiştir. Bu sahilin doldurulup yol yapılmasıyla oradaki halkın bi' nevi tahtasız sörf şeklinde eğlenceleri olan viyayı artık yapamayacak duruma gelmesine tepki göstermiştir duyarlı Kazım. Kazım Koyuncu bu albümünde sadece sosyal mesajlar verme derdine düşmemiştir. Şarkılarının konularını genellikle aşk temleri üzerine kurgulamıştır. Ve benim de çok severek dinlediğim eserlerinden olan Didou Nana adlı şarkısı bu albümündedir.


Bu ilk çalışmasından sonra Kazım Koyuncu severek izlenilen Kana D dizisi Gülbeyaz'ın müziklerini de yapmıştır ve sonrasında bu müzikleri bir araya getirip bir albüm olaran yayınlamıştır. Dizi popilaritesinden çekinip bu albümünü diziden bir yıl sonra yapmıştır. Bu albümünde Şevval Sam ile bir düeti de bulunmaktadır. Bu düet halen dinlenen ve sevilen bir eser olarak günümüze kadar gelebilmiştir.


Sonra bir gün Ukraynadan gelen radyasyon yüklü bulutların Karadeniz'in çay tarlalarına yağışı başladı. Zamanla bu yağış insanların ciğerlerinde filizlenen kanser belasını doğurdu. Bu felakete Kazım Koyuncu ilgisiz kalmayarak forumlarda ve eylemlerde ön saflarda yerini aldı. Ama tüm bu girişimlerine, eylemlerine rağmen kendisini bu kanser belasından kurtaramadı ve bir gün kendisini hasta olarak buluverdi. Kanser onun için en büyük fobiydi ve artık o trajediyi kendisi yaşıyordu. Bu amansız hastalığına rağmen dinleyicilerinden kopamayan bir müzik adamıydı Kazım. ! buçuk saat şarkı söyledi hastalığına rağmen. Çünkü onun için kanser ile konser arasında tek bir harf farkı vardı...
Hastalığı onun içindeki müzik aşkını durdurmadığı gibi Trabzonspor aşkını da durdurmadı ve maçlarını stadda izleme keyfini kaçırmadı hiç. Ama bir gün tribünde naralar atan Kazım Koyuncu'nun sesi kesildi... 27 Haziran 2005... 33 yaşında...


Cenaze töreninde her dilden ağıtlar, yakarışlar vardı. Duygular Karadeniz'in çocuğuna denizi gibi coşkun ve hırçındı.

"Koyverdun Gittin Bizi"
 



* Kazım Koyuncu'nun konser görüntüleri, röportajlar vs. barındıran, yönetmenliğini Ümit Kınanç'ın yaptığı Şarkılarla Geçtim Aranızdan adlı belgeselini izlemenizi öneririm eğer bu adamı seviyor ve daha iyi tanımak istiyorsanız.


* buradan da sanatçı ile daha kronolojik bilgileri elde edebilirsiniz.


*Kazım Koyuncu'nun hastalık zamanında Umay Umaya'a veridği röportaja ve şarkılarının çevirilerine de buradan ulaşabilirsiniz.


Biraz da sevdiğim/iz şarkılarını paylaşayım...


 
 
 
 
 
 
 















 

Blogger Witget