7 Kas 2012

Bir "Şair Ceketli Çocuk" Doğdu Bugün



Bugün günlerden 7 Kasım.

Çoğumuz için sıradan bir gün elbette, ama bugün aslında 7 yıl önce geçirdiği amansız bir hastalık yüzünden aramızdan ayrılan Şait Ceketli Çocuğun ölüm yıl dönümü. Okuduğum herkes bu çocuktan bahsetmiş bugün. Ben de kişiliğini çalışmalarını ve özellikle şarkılarını sevdiğim bu adamı kronolojik olarak ele almak istedim. Şimdi size azcık bu müzisyen sonra Karadenizli ama hepsinden önce bir devrimciyi anlatmaya çalışacağım...



Kazım Koyuncu 1972 yılında Hopa'nın küçük bir köyünde doğdu ve gönüllere taht kurup hepimizin Şair Ceketli Çocuk'u oldu.


Çocukluğunu üstad diye tanıttığı Kemençeci Yaşar'ın yanında ondan türküler dinleyerek geçirdi. Yaşlılarla konuşmaya bayılan bu çocuk üstadından türküler babaannesinden masallar dinleyerek büyümüş. O zamanlardan belli etmişti kendini bu çocuk, boyuna bakmadan büyüklerle arkadaşlık etme hevesi vardı içinde. Öğretmeniyle arkadaşlık ederdi ilkokul çağlarında. Babasının öğretmenine sorduğu soruya öğretmeninin cevabı durumu gayet açık bir şekilde özetlemiştir. "Kazım çocuk değil adamdır" demiş hoca. Müziğe ilk adımını babasının aldığı mandolinle başlamıştır denilse de aslında tenekeden ve ağaçtan yaptığı enstrümanlarıyla babaannesiyle türkü atışması yaparlardı. Ama babasının aldığı mandolinle ve ondan habersiz mandolin kursuna yazılmasıyla sistematik olarak müzik hayatına atıldı denilebilir. Almanya'daki amcasının ona gitar getirmesiyle de müziğe olan ilgisi pekişmiştir.


Kazım Koyuncu şair olmayı çok isterdi. Gerçekleştiremedi ama hayranlarının ona taktığı isimle az da olsa içindeki ukdeyi dindirebilmiştir. Lise çağında etkilendiği iki tane Fransız şair vardı. Hep onlara özenip şiirler yazmak hevesi taşırdı içinde, ama müziğiyle hepimizin biraz da şair oldu.

Kazım büyüyüp İstanbul Üniversitesi'nde Kamu Yönetimi okumaya başlar. Başlangıçlarda üniversite hayatı sayesinden çok sevdiği müziğe daha da bağlanır, fakat okuduğu bölüm hakkında düşünceleriyle üniversiye hayatı çelişir ve bırakıp çok sevdiği tek tutkusu olan müziğe bağlanır. Bunu da şu sözleriyle dile getirir: 

 “ Çocukluğumdan beri müzikle ilgiliydim. Üniversite müzikle ilgilenmem için iyi bir bahaneydi. 'Politikacı ya da kaymakam mı olacağım, zaten yapmazlar!' deyip üniversiteyi son yılında bıraktım ve tamamen müzikle ilgilenmeye başladım. Başarısız olsaydım ki bir külkedisi hikayesi değil bu ve sebepleri de var, ahlayıp vahlanmayacaktım."
 
İlk müzik çalışmalarını Grup Dinmeyen adı altında yapmıştır. Solist olarak bu politik grupta ilk profesyonel müzik hayatına adımını atmıştır. Tek bir albüm çıkarttıktan sonra grup dağılmak zorunda kalmıştır. Hemen ardından asıl emeli olan rock tınılı Lazca sözlü şarkılar yapabileceği bir grup kurmaktı ve bunu da 1993 yılında gerçekleştirdi. Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) adı altında. Bu grup dünyanın ilk ve tek Lazca müzik grubu olma ismini de taşımaktadır. Kazım bu grupla  Lazcanın unutulmasına, doğayı kirletenlere, Karadeniz otoyoluna karşı açıkça tavır koydu. Bu tavrıyla yakın zamanda üniversite gençleri tarafından listenin başlarına sürüklendi. Bunu da kendi süslü laflarıyla şöyle açıklamıştır :” Üniversitelilerin ilgisi herhalde müzikteki dinamizmden kaynaklıdır. Belki bende gördükleri kendilerine yakınlık. Normal, müzisyenliğim dışında yaşam biçimim. Hayattaki varoluşum. Herhalde öyle bir şey çekiyor. Onları da bana çeken bu.... Hayatı ileriye götüren şey hayallerimiz, hayallerimizi gerçekleştiren şeyler de cesaretlerimiz. Gençken insan cesur olabiliyor. Bu anlamda Üniversiteliler, Liseliler hatta çocuklar... Ben onların hayatlarını çok önemsiyorum. Çünkü hayat oradan yeni bir şekil alabilir." Zaman geçtikçe bu grup yöresel kimliğinden sıyrılıp Karadeniz'in hırçın dalgası gibi kendisini birden İstanbul kıyılarına atmışlardır. Bu grupla çıkardığı bir albümün kapağına babaannesinin fotoğrafını koyarak da müzik hayatındaki ilk temelleri atan, onunla yaptığı sohbetleri ve ısrarlı tüm sorularını cevaplandırmaya çalışan yaşlı kadını yad edip vefasını göstermiştir. Bu albümün bir özelliği de teşekkür yazısı. Yine süslü kelimelerini konuşturan şair ceketini yeni yeni giymeye başlayan bir Kazım var karşımızda.


"Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, arasıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilemesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara- herşeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya."
 


 Böyle hümanist bir görüşe sahip olan bir adamdı Kazım Koyuncu. Her kesimden insana ulaşıp kendilerine onlara kendi bildiği görüş ve dille anlatmak istiyordu sadece. Kazım dediğini yapan bir adamdı derlerdi grup arkadaşları ve bir gün gruptan ayrılacağını söyleyip solo devam etmeye karar vermişti bu hayatında. Tıpkı görüşleri ve yaptıkları gibi tek kalmıştı. Bu tek kalışın veridiği dinginlikle ilk solo albümü olan Viya! yı çıkardı. Bu albümü yapışındaki amacı da teşekkür yazısında dile getirmiştir. Bu albüm onun daha çok çevreci yönünü yansıtmaktadır. Albümde Samsun taraflarında yapılması planlanan sahil yolu projesine tepkisini göstermiştir. Bu proje ile yok olucak yaşamlara, hatıralara ve çocukluklara arka çıkıp haklı direnişini en iyi yaptığı yolla dile getirmiştir. Bu albümünü "sahil yoluna nazik bir tepki" olarak nitelemiştir. Bu sahilin doldurulup yol yapılmasıyla oradaki halkın bi' nevi tahtasız sörf şeklinde eğlenceleri olan viyayı artık yapamayacak duruma gelmesine tepki göstermiştir duyarlı Kazım. Kazım Koyuncu bu albümünde sadece sosyal mesajlar verme derdine düşmemiştir. Şarkılarının konularını genellikle aşk temleri üzerine kurgulamıştır. Ve benim de çok severek dinlediğim eserlerinden olan Didou Nana adlı şarkısı bu albümündedir.


Bu ilk çalışmasından sonra Kazım Koyuncu severek izlenilen Kana D dizisi Gülbeyaz'ın müziklerini de yapmıştır ve sonrasında bu müzikleri bir araya getirip bir albüm olaran yayınlamıştır. Dizi popilaritesinden çekinip bu albümünü diziden bir yıl sonra yapmıştır. Bu albümünde Şevval Sam ile bir düeti de bulunmaktadır. Bu düet halen dinlenen ve sevilen bir eser olarak günümüze kadar gelebilmiştir.


Sonra bir gün Ukraynadan gelen radyasyon yüklü bulutların Karadeniz'in çay tarlalarına yağışı başladı. Zamanla bu yağış insanların ciğerlerinde filizlenen kanser belasını doğurdu. Bu felakete Kazım Koyuncu ilgisiz kalmayarak forumlarda ve eylemlerde ön saflarda yerini aldı. Ama tüm bu girişimlerine, eylemlerine rağmen kendisini bu kanser belasından kurtaramadı ve bir gün kendisini hasta olarak buluverdi. Kanser onun için en büyük fobiydi ve artık o trajediyi kendisi yaşıyordu. Bu amansız hastalığına rağmen dinleyicilerinden kopamayan bir müzik adamıydı Kazım. ! buçuk saat şarkı söyledi hastalığına rağmen. Çünkü onun için kanser ile konser arasında tek bir harf farkı vardı...
Hastalığı onun içindeki müzik aşkını durdurmadığı gibi Trabzonspor aşkını da durdurmadı ve maçlarını stadda izleme keyfini kaçırmadı hiç. Ama bir gün tribünde naralar atan Kazım Koyuncu'nun sesi kesildi... 27 Haziran 2005... 33 yaşında...


Cenaze töreninde her dilden ağıtlar, yakarışlar vardı. Duygular Karadeniz'in çocuğuna denizi gibi coşkun ve hırçındı.

"Koyverdun Gittin Bizi"
 



* Kazım Koyuncu'nun konser görüntüleri, röportajlar vs. barındıran, yönetmenliğini Ümit Kınanç'ın yaptığı Şarkılarla Geçtim Aranızdan adlı belgeselini izlemenizi öneririm eğer bu adamı seviyor ve daha iyi tanımak istiyorsanız.


* buradan da sanatçı ile daha kronolojik bilgileri elde edebilirsiniz.


*Kazım Koyuncu'nun hastalık zamanında Umay Umaya'a veridği röportaja ve şarkılarının çevirilerine de buradan ulaşabilirsiniz.


Biraz da sevdiğim/iz şarkılarını paylaşayım...


 
 
 
 
 
 
 















 

5 Kas 2012

Her Yerdeyiz...



Başlığında dediği gibi, bu kanıyı şu son günlerde fena halde tastikledim diyebilirm sevgi pıtırcığı okurum benim.

Sıralamak gerekirse genel olarak:


Varan I:  Malumunuz dansa başlamıştım hatta bir yazımda ilk provamı da anlatmıştım.buradan bir tıkla ulaşabilirsiniz. Neyse işte dans topluluğumuzda önceden tanıdığım bir çocuk da var. ikinci provamızda su molasında yanıma gelip " eee enişteyle nasıl gidiyor" gibisinden muhabbete girdi. böyle susuzluğumuzu gideridiğimiz bir anda ayaküstü bir eşcinsel dedikodusu çevirdik. o kadar zıpladık diyafram açtık boşa gitmesin. Onunkilerden benimkinden filan derken mola biter ve tekrar çalışma başlar. bu klüpte o benden daha eski olduğu için kıdemliler arasından onu bilen bir kaç kişi varmış. artık beni de bilirler bir kaç provaya bakar :) Çok iyi geliyor ama kişinin o yoğun tempoda kendi gibi hisseden birisiyle paylaşımda bulunması. benim hiç huyum olmamasına rağmen eşcinsellerin dedikoduyu sevme içgüdüsünü taşıdığımdan arada yapmıyor değilim. (dese de inanmayın siz) Zaten sevdiğim iki öge bir aradayken yanına dedikodu ve eşcinsel hayatı da ekleyince provanın yenmesin keyfinden yani. Müzik, dans, dedikodu ve eşcinsellik daha ne olsun. Ben bu klübü beni istediği kadar yorsun bırakmam sanırım. Hee yeri gelmişken gösterimize de beklerim yanisi...


Varan II:  Ailem dediğim birkaç eşcinselden oluşan grubumla haftada bir gün mutlaka alsancakta buluşurduk ve düzenli olarak aynı kafeye giderdik. Ki artık bu monotonluktan gına gelen bizler en son buluşmamızda kararlaştırıp. biz niye kendimize eziyet ediyoruz. biz ki sosyalleşmeyi araç değil amaç edinen bir grubuz. Biz niye kendimize eziyet ediyoruz ayol dedik. (ayol'u ben şuan dedim) Ve demokratik bir oylamayla bir dahaki buluşmanın farklı bir mekan olma arzusunu taşıyarak son buluşmamızdan ayrıldık. İşte yine planlar yapıldı filan buluşalım diye, ama mekan belli değil. Buluşma da taraflar sonbahara özenirmiş gibi teker teker döküldüler ve abimle ben kaldık sadece bulşmak isteyen. eee onunla da oturup konuştuk. sonunda benim dediğim bir mekana gittik. Kalk bu akşam bornova yapalım dedik. ki bilen bilir cumartesi İzmir'de alsancağa gidilir. Biz ne zaman mersine gittik ki hep işlerimiz tersine bizim diyerekten bornovada buluştuk. Yeni açılan kahve diyarını deneyek dedik. koccaman bir mekan ferah ve çok romantik oluyor akşamları. her masada mum ışığı eşliğinde tatlını ve kahveni yudumluyorsun filan. sevgilimi saçlarından sürükleyip karşıma koyasım geldi o an. Kahve diyarı ama waffle, döner, kumru dünyası da içinde simit ve bir kaç dünya daha eklenilcekmiş. sonra içinde Vagon Cafe diye ufak bir vagonun içine 4 5 masalık bir yer ayırmışlar sıpagetti ve meyve suları için. Ve minimum elemanla çalışıyorlarmış, o yüzden sipariş vermek de biraz zorlandık. tecrübesizliğimizden köşe bir yere oturmuşuz sanırım. Peki ilk gidişimize rağmen ben bu kadar bilgiyi nasıl öğrendim işte asıl konu bu. Mekanın ortaklarından birisi abimin uzun sürediir konuştuğu yakın zamanda buluştuğu arkadaş olduğu bir eşcinsel bireymiş. O akşam masamıza geldi bizimle ilgilendi filan. İnsan bi özel hissediyor kendisini. Ya da bana özel sanırım bu duygu. daha önce hiç masama mekan sahibi oturmamıştı :)  Kahve diyarı gibi bir yere git mekan sahibi masana otursun ve onunla ayaküstü yine dedikodunu yap. Yakın zamanda samimi kız arkadaşlarımla da gittim. Onlar da merak etmişler mekanı. Aaa ben biliyorum götüreyim sizi rehberlik yaparım çok güzel dedim. Kaç kere gittin diye sorunca biiir dedim, şaşırdı garibanlar. Ama mekana gittiğimizde selam verip hoş geldin ikilemcim diyen bir şef görünce afalladı yavrularım. Durumu açıklayınca anladılar ne yazık ki. Durumu anlatınca tebi iki dakikalık havam da gitti.İşimizi görüp mekandan çıktığımızda hoşçakal dilekleriyle uğurlanmak da pek bir anlam katmadı egoma :)
Mekan sahibi bir tanıdık daha edindim yanisi bu hafta daha ne olsun...



Varan III:  En ilgincini ve dünya ne kadar küçük eşcinsel alemi daha da küçük dedirten gelişme yi sona sakladım. O kadar karmaşık, gayri meşru bir konu ki nerden başlayayım bilemedim. Neyse bir yerden gireyim ortalara toplarım diyorum ve başlıyorum.

Abim dediğim kişi bana bi gün mesaj çeker ve beni bilen bir arkadaşım sizin okuldan bir tanıdığı vamrış benimle tanıştıracakmış diye. Ben de aaa kimki öt çabuk dedim ve çocuğun anında asl bilgilerine eriştim. Facesine de baktıktan sonra. aa git koş buluş demem bir oldu. Çocuğun okuduğu  bölüm ve yaşıyla ilgili bilgileri alınca bende bir aydınlanma sezinledim tabi ben. Hemen bizim fakültede o bölümde okuyan ve Kahve diyarında rehberlik ettiğim sarışın alevime dedim ki sizin bölümde bu isimde bir çocuk var mı? o da evet ikilem gay dimi o çocuk diye o bana sordu. Ben de evet canım gay ve abimle beğenmişler birbirlerini buluşcaklar dedim. Kız sanki izafiyet tezinin sağlamasının doğruluğunu tespit etmiş kadar sevindi. Ki sarışın alevimle aynı fakülte ve koridordayızdır, doğal olarak çocukla da. Kahve Diyarı buluşmamızda da çocuk hakkında özel bilgileri ve izlenimleri aldım tebi kaçar mı. Yarın oslun abime özet bir mesaj çekerim.

Bir de bu yetmezmiş gibi. Bu çocuk bizim gruptan diğer bir arkadaşımın flörtünün kankası çıkmış. ki arkadaşım o ve kankası bi akşam beraber takılmışlar. Yani çocukla abim buluşcak ama o görene kadar grubun diğer üyeleri çocuk hakkında ondan daha fazla bilgilere sahip. Yavrum sadece fotosunu görüp buluşmaya gidiyor. (yerim ben onu) Şimdi farkettim de biz ne kadar kollektif çalışan bir grubuz  o.O  Düşündüm de biz mi fazla ortamız yoksa o çocuk mu fazla kişi tanıyor? yoksa sadece bir tesadüf mü? kader ağlarını parmak ucunda örmeye mi başladı?



Velhasıl kelam; bir şehirde belli bir süreden fazla kalınca o şehir küçük bir kasaba oluyor senin için. Ben bundan şikayetçi miyim peki?  -Tebiki hayır..İnsan paylaştıkça samimi olur. Bizim için asıl kimlik en zor paylaşılan bir şey olduğundan, yanındakinin, sana hizmet edenin, sınıf arkadaşının, dans eşinin bu yönünü bilmen paylaşımızı daha da kalitelendirmez mi? İnsan paylaştıkça çoğalmaz mı? Çoğaldıkça aslını bulmaz mı? Samimileşme mutluluk getirir mi?

Yeni tanışıklıklar güzeldir. Her yeni doğan gün yeni, samimi, paylaşımcı, sağlam(vs) arkadaşlıklar getirsin...



4 Kas 2012

Gitmeni Bekliyorum.

Gitmeni bekliyordum; infilakımı usulca.
Terli ve aç bir hayvan gibi acıdan beslenmeyi...


 

 
Gitmeni, terk etmeni.
Beni simsiyah bir et parçasında ihtiyar bir larva gibi bırakmanı
Ve bırakmanı ikinci el bir pedin üzerinde koyu kırmızı bir kan pıhtısı gibi
Bekliyordum gitmeni
Amorf bir kum tanesine gömülmeyi…
Sarı ve apseli bir hastalık gibi;
Tiz bir çocuk korkusu gibi;
Bir ortaçağ fahişesi gibi çarmıha gerilmeyi!
Yokluğunun çıplaklığında intiharıma demlenirken inancımı yitirmeyi
İçimdeki tanrıya can çekiştirmeyi…
Gitmeni bekliyordum.
Geleceğin günü fısıldamadan takvimlere.
Yüzünü de toplayıp düşlerimden
Ve çekilip tüm yaşam hücrelerimden,
Beni yorgun bir klozetin dibinde,
Kimsesiz bir ceset gibi, bir penis kılı gibi bırakmanı!
Benzemeden hiç kimseye; hiçbir vedaya, hiçbir ayrılığa;
Hiçbir “Hoşça kal”a benzemeden…
Gitmeni bekliyordum.
Bu şehre görünmeden, değmeden.
Ben apaçık ölümü övmeden;
Bekliyordum gitmeni, terk etmeni…



                                                                               

3 Kas 2012

Sevgilim, Ağacın (Aydınlık) Bir Ucunda


   Sevgili okurcuklarım şimdi size seneler öncesinde kalemle kağıdı yeni birlikte kullanmaya başlayan İkilemin ilk örneklerini sunacağım. minik kokulu defterimi geçenlerde odamı kurcalarken keşfettim yine. Aslında o defteri hocamız(örtmenimiz) günlük olarak kullanın demişti, fekat ben bilmişlik ya da üşengeçlik yaparak şiir yazmışım. ya da ona benzer düşünceler. Sanırım yan yana yazarak dolduramayacağımın farkına varıp alt alta yazmışım düşüncelerimi...


normalde hiç çilek sevmem
 


İşte size şimdi bu minik defter ve minik parmaklardan çıkan yazılarımı paylaşacağım. Geçmişte tutulan notların en güzel yanı zaman geçtikten sonra moralinizi düzeltme potansiyeline sahip olmalırıdır.Bu defter bu görevi hakkıyla yerine getirdiği için seneler geçse de hala benimledir ve daha da olacaktır.




Şimdi gelelim örneklere...



 SEVGİLİM


Sevgilim dedim                                           Sevgilim dedim                      Sevgin yanımda
defterime bir sevgi yazdım                          açılıverdim                             şimdi onunla gezip
bütün papatyalar                                          bütün sarmaşıklar                   tozuyorum.
yanıma geldi.                                               yanıma geldi.


AYDINLIK

Okudum mu aydınlığa açılıyor gözlerim
Daha da büyüyorum
Asma dalı gibi sereserpe
Saksıdaki sarmaşıklar da
Benimle birlikte gülüyor
Okudum mu yürüyorum
İçime doluyor aydınlık

okuma alışkanlığı yavaştan kazandığım zamanlarda yazılmış bir yazı herhalde. bana bak sen :) -


Ucunda Bir Ağacın


Beni göremezsin karanlıkta
Ben de seni

Ama
Karanlık görür bizi
Ucundayken bir ağacın.

 


- cinsel kimliğimi düşündüğüm zamanları düşünüyorum da bu zamanlarda sanırım erkeklere meylimi sorgulamadan yaşama girişimlerim oluyordu. Tabi içimden gelen bu dürtüyü yine içimden gelen gizlenmeyle yaşamayı tercih ediyordum. Ne kadar ilginç geliyor düşündükçe di mi? -







3 Boyutlu Mısralar




Hayat bazen deli ediyor...
Sadece bazen etse o da iyi. İnsan kavrulmalıyım çöllerde diyor. Gerçi İzmir’deysen fazla uzağa gitmene de gerek yok. Bir “çıkış” yazısı arıyoruz hayat çizgisinde. Ya da Veysel Şatıroğlu’nun dediği gibi gece-gündüz iki kapılı bir handa yürürken aradan sıvışabileceğimiz kestirme bir kapı bulmak için bakınıyoruz etrafa. Bazen de ölmemek için saklanıyoruz kendimizce devekuşu misali.
Ama şunu bilmiyoruz ki;

 
Aslında bazen karşımızda ya da dolmuşta, otobüste. Bazen ıslandığın yağmurun altında, istasyonda, vapurda hani olur ya bazen bir bakmışız da yanlış çevrilen bir numarada kimi ne zaman nerede tanırız bilmiyoruz… Öyle mi?

 

Bakmışsınız yazılan iki satır mısrada anlatmak güç olur bazen. Sıkışır duygular kelimeler arasında . Ne olursa olsun kalptir sezen bunu. Kalbimiz her zaman bir üç boyutlu arar, yazılan her satırda ve mısrada… Buna neden karşı koyamayız bilmiyorum. Yetinemediğimiz noktalarımızı törpüleyemiyoruz. Denesek de beceremiyoruz. İnsanoğlu maymundan daha maymun iştahlı kabul, fakat kardeşim doyma diye de bir olgu da var!

 

 
Blogger Witget